çok güzel anlar hüzünlüdür her zaman. geçici olduklarını duyar insan, durdurmak ister, bir şey gelmez elinden. çocukken hep sirkte duyardım bunu, daha sonra da konserde, çok mutlu olduğum zaman. “iki saate kadar bitecek,” derdim içimden.
onu dinlerken, romansı aşkın var olup olmadığını, vazgeçmem gerekip gerekmediğini soruyorum kendi kendime. yalnız ölüm kurtarır onu başarısızlığa uğramaktan (tristan), onu ölüme yargılayan da bu ya.
kazanabileceğim bu oyunu oynamak istemedim. istediğim biricik kredi, gösterdiğim biricik özveri bu benim, ama bunu yaptım ve bu yüzden benim o kasvetli, o kederli kıskançlığımı, bazı bazı seni haklı olarak sinirlendirmiş olan bayağılıklarımı bağışlamış olduğunu ummak isterdim.
ben de bağlayabilirdim seni, gücünden, özgürlüğünden, mutluluğundan yoksun bırakabilirdim; o korktuğun, o aradığın acılı kaygıyı ben de uyandırabilirdim içinde. istemedim. seni hiçbir kurnazlığa başvurmadan sevmek, göğüs göğüse çarpışmak istedim. silahları sen bana kendi elinle verirken, hiçbir savunmaya başvurmadan bıraktım kendimi sana. iyi ettiğimi sanıyorum. bana öyle geliyor ki sevgililer arasındaki bu amansız savaştan daha büyük bir şeydir aşk. sevdiğimizi açıkça söylememiz, gene de sevilmemiz olanaklı olmalı. sıkıntıdan bu biçimde, sevdiğin kadınların çılgınlıklarıyla kurtulmak gereksinimi senin zayıf yanındı, sevgilim. ben böyle düşünmüyordum aşkı. tam bir bağlılığı, hatta bir tutsaklığı benimseyebileceğimi seziyordum. yeryüzünde senden başka hiçbir şey yoktu benim için. bir yıkım çevremizde tanıdığımız bütün erkekleri yok etse, sen sağ kaldıktan sonra, çok da önemli bir şey gibi gelmezdi bu bana. evrenimdin benim. bunu sana göstermek, bunu sana duyurmak belki de önlemsizce bir şeydi. ne çıkardı? ben sana karşı akıllı bir politika gütmek istemiyordum ki, sevgilim. yapmacığa kaçamazdım, önlemci olamazdım. seni seviyordum.