• 228 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Etem Oruç Kuşadası’nda tanışma fırsatı bulduğum, efeleri anlatan kitaplarıyla tanınan, Ege Bölgesi’nin her toprağını karış karış dolaşmış, tam bir Egeli diyebileceğimiz, neşeli, sevecen, hoşsohbet bir isim. İlk okuduğum kitabı Umur Bey’den Atatürk’e Efelik ismini taşıyor. Geçen sene Kuşadası’nda kurulan kitap fuarına geldiğinde hem tanıştım hem de imzalı iki kitabını aldım. Diğer kitabının adı Ege’de Börklüce ve Bedreddin. Bu kitabı da yakın bir zamanda okuyacağım.
    Yazar, Berfin Yayınları tarafından Nisan 2018’de basılan ve 232 sayfadan oluşan Umur Bey’den Atatürk’e Efelik’te efelik geleneğini Umur Bey ile başlatıp Atatürk’e kadar ele almış. Efeliğin nasıl ve neden ortaya çıktığını, ne anlama geldiğini, giyiminden tutun da zeybek oyununa kadar bütün kültürel özelliklerini, neyin mücadelesi etrafında kurumsallaştığını yarı roman havasında yarı öğretici bir tarzda yansıtmış eserine. Ana konudan zaman zaman kopsa da verdiği bilgiler Ege kültürünü, insanını, yaşayışını, zihniyetini, duruşunu, inancını öğrenebilmek açısından gayet verimli. Ancak bütün Ege’nin aynı duygu ve düşünceleri paylaştığını söylemek mümkün değil elbette. Ama yine de yazarın bizzat kendisi gibi Ege yaşayışını hayatının merkezine almış, geleneklerini yaşatmaya çalışan insanların varlığını yok sayamayız. Bu insanlar aynı zamanda da Atatürkçülük orta paydasında buluşuyorlar. Ulusumuzu geri bırakan köhnemiş zihniyeti terk edip çağdaşlığa doğru yelken açmışlar. Söz gelimi siz hiç tiyatrosu olan bir köy gördünüz mü? Var desem inanır mısınız? Yazarımız gidip görmüş yerinde. Fotoğraf da çekmiş. Bademler adı verilen köyde tiyatro var. Köyün kadını, erkeği bu tiyatronun hem oyuncusu hem de seyircisi. Tiyatronun dışında oyuncak müzesi ve kütüphane bile var. Köy mü desem, üniversite mi desem bilemedim. Siz düşünün artık ne kadar çağdaş bir havayı soluduklarını. Değil çağın içinde, çağın ilerisinde bile yaşadıklarını söylemekle herhalde mübalağa etmiş sayılmayız.
    Efelik veya zeybeklik kurumunun ortaya çıkışını Umur Bey ile başlatıyor Etem Oruç. Peki, kimdir bu Umur Bey? Tarihte oynadığı rol nedir? Nasıl bir hükümdardır? Başarıları nelerdir? Gelin bu sorular etrafında Umur Bey’i tanımaya çalışalım.
    Bilindiği gibi Anadolu’nun kapıları Malazgirt zaferiyle Türklere açıldıktan sonra batıya doğru akın akın seferler düzenlenir. Türkler savaşçı bir toplum oldukları için kendilerine verilen topraklarla yetinmezler. Ta İzmir’e kadar giderek Bizanslılara karşı üstünlük gösterirler. Anadolu’nun çeşitli topraklarında Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Karasioğulları vb. birçok beylik kurulur. Bunlardan biri de Aydınoğulları Beyliği’dir. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından Aydın ve çevresinde kurulan beyliği yükselme dönemine ulaştıran kişi Umur Bey’dir. Mehmet Bey tarafından İzmir emiri olarak atanan Umur Bey Mehmet Bey’in oğludur. Umur Bey babası öldükten sonra beyliğin başına geçerek 1334-1348 yılları arasında hükümdarlık görevini üstlenir. Umur Bey’i tarihte meşhur kılan asıl unsur gerçekleştirdiği deniz seferleridir. Ege adaları, Yunanistan ve çevresine düzenlediği seferlerle haçlılara korku salmıştır. Sakız Adası’nı almıştır. Karadeniz seferine çıkıp Kili, Eflak gibi sahillere baskınlar yapmıştır. Rodos Şövalyeleri ile mücadeleye girmiştir. Bizans’taki saltanat mücadelelerinde kara orduları komutanı Kantakuzen’i desteklemiştir.
    Umur Bey 300 gemilik donanmasıyla denize kıyısı olan ülkelere nefesini enselerinde hissettirmiştir. Umur Bey’den ayrıca “gemileri karadan yürüten ilk Türk” olarak bahsedilir her ne kadar bu olay Bizans kaynaklarında bulunmasa da.
    Etem Oruç’un efeliği Umur Bey ile başlatması onun efeliği veya zeybekliği sınıflandırması ve kurumsallaştırmasından dolayıdır. Sadece kendisi değil, kardeşi Bademiye Emiri İbrahim Bahadır da efeliğin kök salması için çabalamıştır. Efeliğin özünü oluşturan sancaktar teşkilatıyla yelkenli gemilere alınacak kişiler belirlenir ve sancaktar adı verilen kişi kızanlar (efenin buyruğundaki askerler) ve zeybeklerle (kızanlardan sorumlu kol beyleri) beraber sefere çıkar. Bunlar mert, yiğit, korkusuz, sözünün eri ve doğrunun kılıcı olarak nam salmışlardır.
    Efelik ta o dönemden bugünlere kadar gelmiştir. Atatürk efeliği efendiliğe dönüştürerek (Ethem Oruç’un en beğendiğim sözüdür.) dağlara çıkıp haklarını arayan, zayıfları dağlardaki haramilerden koruyup kollayan efeliği sonlandırmıştır. Çünkü işgal güçleri defedilmiş, savaş yorgunu Türkiye zaferini ilan etmiş, yeni bir devlet kurulmuş, haksızlıklar ortadan kalkmıştır. En ünlü efelerden Yörük Ali Efe ile Demirci Mehmet Efe savaş meydanında değil de yatakta ölerek efeliğin son temsilcileri olmuşlardır.
    Günümüzde dağa çıkıp hakkını arayan efelere rastlamasak da zeybek oyunu bir folklor ögesi olarak, Umur Bey’i ölümsüzleştiren simgesel bir anma etkinliği olarak özellikle Aydın ve çevresinde varlığını sürdürmektedir. Peki, zeybek oyunu nasıl doğdu? Yazar bu konuda da bilgi edinmiş. İlahlar devri denilen ilk çağlarda ilahların başında şarap tanrısı Baküs (Dionysos) gelirmiş. Ege halkı eylül ayında herhangi bir gün Baküs şerefine törenler düzenlermiş. “Günlük işlerinde asmadan kollarını kaldırıp nasıl üzüm kesiyorlar, eğilip sepete koyuyorlar, fıçılarda nasıl çiğniyorlarsa bu törenlerde de aynı şekilde el, kol, bacak ve gövde hareketlerini yaparlar. İşte bu beden hareketlerinin zeybek oyununun doğuşunu gösterdiği söylenmektedir.” (s. 20)
    Her kitapta en az bir tane hata vardır. Önemli olan bu hataları en aza indirebilmektir. Bunun için yazarın kitabını yayınevinin düzgün, titiz bir son okumadan geçirmesi gerekir. Eğer bu yapılmazsa kitaptaki hata payı artar. Çünkü yazar kitabı büyük bir heyecanla hazırlarken “ne de olsa yayınevi son bir incelemeden geçirir” diyerek titiz davranmıyor olabilir. Okuduğum birçok kitap gibi bu kitap da maalesef hatalarla dolu. Kitap yazıldığı gibi kalmış, kimse incelememiş, üstünden geçmemiş. Örneğin 158. sayfada tırnak işaretinin sonu var ama başladığı yer belli değil. 161. sayfada eksik bir cümle var. 169 ile 172’de aynı cümleler var. Yönder sözcüğü sıkça kullanılmış. Belli ki bilinçli bir tercihten kaynaklanıyor. Pek aşina olmadığımız bir sözcük. Önder demek varken “yönder” kulağa pek hoş gelmiyor açıkçası. 177. sayfada Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesinden Mevlana’nın Ahi Evran’ı sorumlu tuttuğu ve onu öldürttüğünden söz ediliyor. Şems-i Tebrizi’yi tam olarak kimin öldürdüğü bilinmediği gibi Mevlana’nın Ahi Evran’ı öldürtüp öldürtmediği de tam olarak bilinmiyor. Bu, sadece bir varsayım. Ayrıca çok güçlü bir varsayım da değil. Bir de bu olay anlatılırken mantık hatası yapılmış. Cümlede “Mevlana Nurettin Caca’yı öldürtür” diyor, bu olaydan sonra da Nurettin Caca’nın Hacı Bektaş’tan yüz çevirdiğinden söz ediliyor. Öldürülen adam nasıl oluyor da başka birinden yüz çevirebiliyor? Hortlayıp yeryüzünde mi dolaşmaya başlıyor yoksa? 180. sayfada hem Hayyam’ın cahillere kulak asmadığından bahsediliyor hem de küçük insanların dedikodusunun onu rahatsız ettiğinden. Eğer gerçekten kulak asmıyorsa onu rahatsız etmemesi gerekir, öyle değil mi?
    Kitapta daldan dala atlamış Oruç. Bu yüzden konu bütünlüğünden eser yok. Artemis Tapınağı ile Kral Mezarı’nın nerede olduğundan, Hallac-ı Mansur’un niçin “Enel Hak!” dediğinden, Danimarkalı Thomsen’ın Orhun yazıtlarını okumayı nasıl başardığından, Osmanlı Devleti’nin Alevileri niye sevmediğinden vb. birçok konudan kısa kısa bilgiler aktarmış okurlarına. Tabiri caizse ortaya karışık bir yemek hazırlamış. Biz de o yemekten -tuzu biraz fazla olsa da- nasiplendik efendim.
  • 159 syf.
    ·2 günde
    Ne yazsa okurum dediğiniz kaç yazar var dünyada? Tabii bugün hayatta olmayanlar hariç, onların durumu biraz daha farklı. Onlar geçmişte ne yazdıysa okunuyor artık. Dedim ya, çünkü hayatta değiller ve yeni şeyler üretme şansları yok. Belki öteki tarafta… Ama yok, yok şimdi sanki oraya gidip de gelmiş gibi yorum yapmanın da âlemi yok. Ne de olsa ben Ramazan ayında televizyonlara çıkıp, program başına bilmemkaçyüzbinlira’yı da cebime indirmiyorum. Ben, sade ve basit bir okurum. Bu yüzden işin uhrevi yönünü bırakıp, dünyevi yönüne bakayım.

    Evet, ilk sorumuza geri dönelim. Ne yazsa okurum dediğiniz kaç yazar var dünyada? Benim bir elin parmaklarını geçmez. Diyelim geçti, iki elin parmakları rahatlıkla yeter. Ayak parmaklarını katmaya gerek yok yani işin içine. Yerli yazarları düşünüyorum. Okumadığım on binlerce, hadi abarttık diyelim binlerce yazar var. Onları geçiyorum bir kalem. Çünkü okumamış, hiç fırsat ver(e)memiş olmak tamamı ile benim suçum. Fırsat verdiklerim arasında, sırf yarım bırakmamak için okuyup-bitirdiğim, bir daha da okumam dediğim birkaç isim var. Onları da geçiyorum. Fırsat verip, başka eserlerini de okurum ama hepsini okur muyum, bilemem dediğim isimleri geçince, geriye kala kala bir elin parmakları kadar yazar kalıyor. "Hadi şöyle yapayım," diyorum sonra, "Sol eli yerli yazarlara, sağ eli yabancı yazarlara ayırayım." Sol elin parmaklarının arasında, en başa rahmetli Muzaffer İzgü’yü yazıyorum. Tamam, bu cepte. İkinciyi düşünüyorum. “Şairleri de dâhil etsem mi?” diye düşünüyorum. Sonra “Yok etmeyeyim, onlar için ayrı dosya açarım,” diyorum. “Yazarları da bir kategoriye sok!” diye baskı yapıyor nöronlarım bir yandan. Kibarca “Susunuz lan!” diye baskı yapıyorum ben de nöronlarıma. Nöronlar bir şaşırıyor, “Nasıl yaptı, neden yaptı? Hani baskılar ve 12 Eylül dönemi çoktan bitmişti ve biz muhafazakâr liberal olma yolunda dörtnala gidiyorduk,” diyor. Tekrar kibarca uyarımı yapıyorum ve ikinci sıraya Ferhan Şensoy’u yazıyorum.

    Niye Ferhan Şensoy’u yazıyorum? Bir kere babamın oğlu değil, zaten babamdan da büyük. Oğlu olması teknik olarak imkânlar dâhilinde değil yani. Sevdiğim bir tiyatrocu olması? Yok, o da değil, her tiyatrocu yazar değil, her yazar tiyatrocu değil. İyi bir mizahçı ve durum tespitçisi olması. Bak bu mantıklı. Evet, iyi bir mizah yazarı ve durum tespitçisi. Durum tespitçisi de sanki bakkalcı gibi oldu biraz ama neyse. Tespit satıyor gibi sanki tiyatronun önünde. Üç alana bir bedava. Rahmetli Özal da buna benzer bir işe girişmişti zamanında. Bir koyup, üç alacağız diye, gerçi bir koyup üç alamadık ama üçün biri… Neyse siyasete girmeyeyim, konuya geri döneyim. Argonun, üzerinde en “kral” durduğu adamlardan biri Ferhan Abimiz. Çünkü miktarı iyi ayarlıyor. Çok Tuhaf Soruşturma (Film adı Pardon) oyununda ne diyordu İbrahim, Aydın’a? “Onun miktarlığını kim ayarlayacak? O az miktarı, biraz geçtin mi geberir gideriz.” İşte argo da böyle. Onun da miktarını biraz geçtin mi, okur da okumaktan vazgeçip gidebilir. Ama Ferhan Şensoy, bu işin ustası. Senelerce büyük yazarlar ve tiyatrocular ile aynı havayı solumakla kalmamış, üstüne onlardan birinden (Münir Özkul’dan) kavuğu devralmış bir usta. (Kavuğu da Rasim Öztekin’e devretmişti hatırlarsanız.) Yaptığı işleri de kendine has üslubuyla yapar ve yüzde yüz orijinal işlerdir bunlar. (Youtube’da Varsayalım İsmail’i izleyin, çağının ötesinde olduğunu rahatlıkla göreceksiniz.)

    İşte Ferhan Şensoy’un ‘Beşbenzemez Denemeler’ alt adı mı desem, sloganı mı desem, ne desem bilemediğim bir şekilde kaleme aldığı bu kitabı da, yine kendine has üslubuyla yarattığı bir eser. Kitaptan benim en sevdiğim denemeleri yazayım, sonra da küçük bir tezahüratla incelemeyi bitireyim. Denemeler: “Kuşların Suyunu Kim Koyacak?”, “Sersem Bakış Gezintisi”, “Maskeciler Çarşısı”, “Beyin Karıncalanması”, “Genel Kirlilik”, “Çok Özel Özelleştirmeler”, “Salyangoz Düşünceler”, “Sinir”, “İç Mimar Arap Hüseyin” ve “Orijinalinden Pahalı Korsan ‘Don Kişot’”.

    Tezahürata gelirsek;
    “Çarşamba’da doğdu,
    Tiyatrocu oldu,
    Helâl olsun sana,
    Ferhan Baba, Ferhan Baba!”

    Ferhan Abimiz “Gassaraylı”, bendeniz “Fenerli”, tezahüratın orijinali “Çarşılı”. Üç büyüğü, bir başka büyük, tiyatronun büyüğüyle, bir araya getirmiş bulundum. Ferhan Şensoy’u da okuyun ve okutturun efendim. İyi okumalar.
  • 102 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Sizleri Tili İle Min’in küçük dünyasına davet ediyorum.

    Naime Erkovan (Yazar, editör ve çevirmen) hakkında kısa bir bilgiyle başlamak isterim. Naime Erkovan, öykü konusunda benim örnek almaya çalıştığım, kurgu, sadelik ve etkili anlatım konusunda çok beğendiğim bir yazar. Öykünün çok farklı teknikleriyle ustalıkla denemeler yapabiliyor ve asıl başarılı olduğu alan gerçeküstü öyküleri. Gerçeküstü öyküler anlatırken bunu hiç zorlamadan akıcı ve sade bir dille yapabiliyor.

    Naime Erkovan’ın şimdiye kadar yayınlanan 6 kitabını kronolojik olarak okudum. İlk kitabı “Beşinci Düğme”yi çok beğenmiştim. Burada çok beğendiğim bir çok hikaye vardı. Özellikle “Adım Yok” hikâyesi çok iyiydi ve sürekli aklımda dolanmaya devam ediyor. Bundan sonraki kitabı “Soğuk Taht”ta tematik bütünlük içinde bir hikâye sunar okurlarına. Gerçeküstü ve yine duru bir anlatımla mesajlarını verir. Kral her kapıdan döndükçe okuru farklı farklı sorgulamalara götürür. “Asılsız Hikayeler” de ise öykünün bütün tekniklerini bir araya getirerek ustalık ortaya koyar. Kitabın sonunda bu öykülerin hangi tekniklerle yazıldığını anlatarak okura ufuk açıcı bir prospektüs sunar. Ay ve Güneş Kumpanyası ‘yla tekrar gerçeküstüne döner. Ve bir sonraki kitabı Olay Berlin'de Geçiyor la Yazarlar Birliği tarafından 2017 yılında öykü dalında ödüle layık görülür.

    Bu kitabında ise yine tematik bir bütünlük içinde Tini ile Min’in küçük dünyasının kapısını bizlere açıyor. Bir çocuğu izlemenin ne kadar öğretici olduğunu kazıyor belleklere. Zamanının çoğunu penceresinden bakarak geçiren Tülin’in (Çocukcası Tin!) hayatına bir çocuğun girmesiyle başlıyor hikâyemiz. Çocuk enerjisi, hayal gücü ve güçlü duruşuyla Tin’i alt üst eder. Çocukluğundan bugüne kadar tüm duruşunu sorgulatır. Min’in yaptığı resimlere bakar. Kocaman ağızlarıyla gülen çocuklar vardır, yaptığı resimlerde. Küçükken hiç gülen çocuk resmi yaptığını bile hatırlamaz. Büyüyünce gülmeyi unuttuğu gibi.

    Arzu Kadumi, kitabın adı hakkında yazdığı yorumunda “Akvaryumda kopan fırtınadan habersiz yetişkinler için yazılmıştır belki” diyerek bizleri de bu dünyaya davet eder aslında. Bir çocuğun saf ve basit dünyası bir büyük için bu kadar çok anlam ifade edebilir mi? Edebilir, hatta sarsabilir bile. Belki tüm çocukluğunu ve bugününü baştan yazmaya kalkabilir. Öğreten kim, öğrenen kim belli olmaz!
    Çocuk önyargıyı ve tecrübeyi henüz öğrenememiş haliyle bizim öğretmemize muhtaç gibi görünürken, bu hikâye ters bir yöne bakmamızı sağlıyor. Hayır, çocuk o kocaman dünyası ve sınırsız güçleriyle bize öğretebilecek kadar büyüktür aslında. Çünkü biz, yıpranmışlığımızla ve görülmemesi görülenleri görmüşlüğümüzle, doğallığımızdan uzaklaşmış ve savunmaya geçmişizdir. Artık daha fazla darbe yemeden kendimizi koruma güdüsü bizi çocukluğun o büyülü dünyasından uzaklaştırmıştır. Kurmuş olduğumuz güvenli bölgeden dışarıyı izliyoruz belki de! Olgun bir insan olarak bu savunma çok mantıklı bir duruşu ifade etse bile, uzaktan bakıldığında komik görünüyor olabiliriz!

    Bir dönem çok popüler olan bir dizide, bir psikolog gelen her hastası için “Çocukluğuna inmek lazım” derdi. Bu ifade olumlu yönüyle bize çocukluğa gitme farkındalığı kazandırsa da, belki kavramın içini boşaltıp klişe haline getirmesi ile zararı dokunmuştur diye düşünüyorum. Çünkü gerçekten herkesin çocukluğuna inmek gerektiğine bugün daha fazla inanıyorum. Herkesin içinde bir şekilde yaşanamayan, eksik kalan, belki fazla gelen, o saf dünyasına silinemeyecek şekilde kazınan hikâyeler var.

    Bu hikâyelere küçük bir çocuğun gözünden tekrar bakabilmeniz için sizi bu akvaryuma davet ediyorum. Küçük bir çocuk burada bir fırtına başlatabilir. Sorgulatan, gülümseten, sizi kendinize getiren bir fırtına. Belki siz de kurmuş olduğunuz dünyanızdan dışarı çıkabilmek için küçük bir öğretmene ihtiyaç duyabilirsiniz.

    Kitabın girişindeki Ali Ural’dan yapılan alıntı kitabın özeti gibiydi aslında.
    #45253563

    Yine Arzu Kadumi’den bir alıntıyla son vermek istiyorum “Bir kitabı okuduğunuzda artık hiç okumamış gibi değilsinizdir.”

    Keyifli okumalar diliyorum :)
  • 384 syf.
    ·34 günde·Puan vermedi
    Kitap bittiginde ankaraya gidip madalyon psikiyatri merkezine gidip gulseren hanimi saatlerce de olsa bekleyip sabrindan dolayi kutlamak ve ellerinden yanaklarindan alnindan opmek istedim...
  • 584 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Açıkçası isminden ve kapağından( bu kapak değil, diğer yeşilimsi kapak) dolayı hep mesafeliydim, bana bir ergen vampir kitabı gibi geliyordu. Bir kaç kişinin bu kitaptan bahsetmesini ve konusunu okuyunca ne kadar yanıldığımı fark ettim. Kral katili güncesinin 3. Kitabını beklerken ilaç gibi gelen bir kitaptı. Kitabımızın kahramanı Locke Lamora isimli bir hırsız ve onun küçük çetesi, Camorr adındaki bir şehirde diğer tüm hırsızlardan farklı bir şekilde çalı(şı)yor bu ekibimiz.

    Yazar Camorr’u venedik gibi tasarlamış sislerle ve kanallarla dolu bir şehir bekliyor sizi, yazarın betimlemeleri okadar fazla ve yoğun ki başlarda sizi akıcılıktan uzaklaştırsada zamanla alışıyorsunuz ve film izler gibi herşey gözünüzde canlanıyor. Sevgili çevirmenimiz de cidden iyi iş çıkarmış.

    Kitapta keşke diyebileceğim tek şey konuya girmeden önce locke lamora çetesinin günlük aktivitelerinden, işlerinden biraz daha çok bahsetseydi bu bile bana yeterdi. Bunlar bile ayrı bir kitap konusu hatta. Her neyse okuyun keskinlikle seveceksiniz!
  • 83 syf.
    "Her birey kendi kişiliğinin ve mülkiyetinin mutlak efendisidir."
    John Locke

    Gerçekten çok güzel ve önemli bir söz! Ünlem koyduğum için şimdi çoğumuzun aklına 'sinirlenmis' olabileceğim gelmiştir belki de. Bunu dememin sebebi bu konudaki tecrübelerimdir. Unlemin tek kullanılma amacı öfkeyi belirtme olmamasına karşın artık görüyorum ki insanların algısı tamamen buna kaymış durumda. Peki bunun nedeni nedir? Son yıllarda yaşadığımız yogun tedirginlik ve korku halinin düşünmemize ve düşündüklerimizi ifade etmemize ket vurması olabilir mi ve buna bağlı olarak gelişen bizden farklı düşünenlere karşı tahammülsüzlüğümüzün yarattığı ön yargılar? Bence olabilir. İşte John Locke yaklaşık 300 sene öncesinde özgür düşünceyi ve mülkiyeti, hoşgörüyü savunmuş, mutlak gücün Kral'da olduğu bir dünyada ve ülkede "Hukukun bittiği yerde Tiranlik başlar" diye haykırmış büyük bir filozoftur. Böyle insanlar takdire şayan insanlardır.

    Locke, bu eserinde adı üstünde zaten hoşgörüyü ele almıştır. Devletin görevlerini ve kilisenin yani dinin görevlerini dile getirerek bu iki kurumun sınırlarını kesin şekilde belirterek ayrılmalari gerektigini öngörmüstür. Ne devlet, dine karışacak ve dinin vecibelerinin nasıl yapılacağı veya yapilmayacagina müdahil olacak ne de din (kilise) siyaset, idare işlerine müdahil olacaktır. Kanaatlere göre değil kamu yararına göre yönetimi esas alan Locke'un fikirlerinin temelinde 'kamu yararı' çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Diğer önemli yani ise fikirlerinde aklı ön plana almasıdır. Nitekim doğa yasaları Tanrı'nın işaretleridir ve insan da doğadan gelen bir canlıdır, başlıca görevi de bu yasaları akliyla anlayarak, toplumda herkesin seslendirmese de kabul ettiği sözleşmeyi geliştirmeye çalışarak daha yaşanilir bir toplum olusturmalidir.

    Locke'un ateistleri toplum için tehlikeli görmesi ve onların hoşgörülmemesi fikrini devrinin etkisine kapilmasina ve ateizmin henüz ilk belirdigi zamanlar olabileceğinden dolayi insanlarda düzene karşı olma ile özdesletirilmesinden dolayi olduğunu düşünerek üzerinde çok durmuyorum, filozofun bu düşüncesine katilmamakla beraber.

    Güzel ve ufuk açıcı bir çalışma, yalnız o devir için değil şu an için de böyle olduğu kanısındayım. Keyifli okumalar.
  • 56 syf.
    ·2 günde·10/10
    Okuduğum ilk trajedi olmasından kaynaklı biraz önyargılıydım ancak tam anlamıyla bayıldım. Sophokles'in kalemi beni Antik Yunan'a götürdü adeta. Bedrettin Tuncel'in çevirideki ve önsözdeki etkileyiciliği de kitabı ayrıca içselleştirmenizi sağlıyor. Önsözdeki Aiskhylos, Sophokles ve Euripides anlatımıyla da birçok tiyatro eserinin okurlarını bulacağına eminim.