Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda odadaki sessizlik büyür, içinizdeki o eski, tanıdık sızı derinleşir. Platon’un yüzyıllar öncesinden bugüne fısıldayan Devlet i benim için sadece bir felsefe metni ya da ütopik bir sistem tasarımı değil; insanın kusursuzluğa olan o çaresiz, özlem dolu ve bir o kadar da hüzünlü yürüyüşünün hikayesidir. Kitabı her elime aldığımda, ideal olanın güzelliği ile elimizde kalan dünyanın acımasız gerçekliği arasındaki o devasa uçurumun ağırlığını hissederim.
Platon, hocası Sokrates’in adaletsizce idam edilişinin o soğuk gölgesinde inşa eder bu eseri. Belki de bu yüzden, satır aralarında hep kaybedilmiş bir adalet duygusunun, kırılmış bir kalbin yasını bulurum.
Eser, temelde Adalet nedir? sorusunun peşine düşerken, aslında insan ruhunun dehlizlerine iner. Platon, toplumu ve devleti anlatırken aslında bizi, yani insanı anlatır. Ancak insan, kendi içindeki karanlıkla yüzleşmekten o kadar korkar ki...
Kitapta beni en çok sarsan, o hepimizin bildiği ama her okuduğumda içimi yeniden sızlatan o meşhur alıntıdır:
Karanlığa alışan gözler, güneşi gördüklerinde önce kör olurlar; sonra o ışığa feryat ederler.
Bu cümle, insanlığın ortak trajedisinin en yalın özetidir. Bizler, kendi mağaralarımıza, kendi uydurduğumuz yalanlara ve zincirlerimize o kadar alışmışız ki, biri çıkıp bize gerçeği, saf sevgiyi ya da mutlak adaleti gösterdiğinde ona teşekkür etmek yerine nefret kusarız. Işık canımızı yakar. Tıpkı Sokrates’i ölüme gönderen o kalabalık gibi, bugün de kendi konforlu karanlığından çıkmak istemeyen insanlığın hüznü çöker satırların üzerine.
Platon’un ideal devletinde yönetici olan Filozof Kral figürü, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı görünse de, aslında muazzam bir yalnızlığın sembolüdür. Bilmek, görm canını yakar