"Yazı makinesi" diyebileceğimiz yazarlardan biridir herhalde Stefan Zweig. Çok fazla kitabı var, iyi ki var. Ancak bugüne kadar dört kitabını okudum sadece. Ve okuduğum kitaplarda aradığım lezzeti buldum.
"Olağanüstü Bir Gece" sayesinde olağanüstü bir gece geçirmiş oldum. Bir solukta okunacak kitaplardan biri. Kitaptaki olaylar bir gecede gerçekleşiyor. Bir gecede okumak gerek. Binbir gece hissetmek... Binbir gece düşünmek... Peki nedir bize hissettirilmek, düşündürülmek istenen şey? Kabuğunu kırış, kendinin farkına varış, kendini gerçekleştiriş, yalnızlıktan kaçış, kendini buluş...
Hepimiz bir çevrenin içine doğarız ve o çevre büyütür bizi. Dolayısıyla o çevrenin yaşamına benzer yaşamımız. Kitabımızın kahramanı kendi doğduğu ve büyüdüğü çevredeki yaşantısından memnun değil. Tekdüze bir hayat. Monoton bir hayat. Kendi tabiriyle "hatasız, duygusuz, dünyadan kopuk" bir hayat. Kahramanımız 36 yaşında... Ve bu yaşına kadar hayatı hissetmemiş. İçinde yanan bir ateş var. Fakat bulunduğu çevre tarafından ayıplanmamak için ve de alışkanlıklarından kopamayacağını düşündüğü için cesaret edip hayata atılamıyor. Ta ki o geceye kadar... O olağanüstü geceye kadar...
Öncelikle bir at yarışında bir kıpırdanış yaşıyor kahramanımız. At yarışını büyük bir heyecanla, hırsla takip eden insanlara imreniyor. İçinde bir şey uyanıyor sanki. Sonra bir kadın tarafından "uyarılıyor". Bir rastlantı sonucu kendisi de o insanlar gibi yarışın içine dahil oluyor. O an kendisinin farkına varıyor adeta. Nefes aldığının, yaşadığının, hissettiğinin, kalbinin... Ondan sonra eski hayatı gözünün önünden geçiyor ve uzaklaşmak, yeni hayatına başlamak istiyor. Heh, olağanüstü gece orada başlıyor! Evine dönmüyor ve benzemek istedikleri insanların içine karışıyor.
Orada kahramanımız içinde bastırdığı