Puan vermedi·156 syf.··
Beğendi
·
2026 26. kitabı
·
57 günde okudu
·
Okunma: 01 Haziran 2026 14:55
Bazı kaynaklar bilgi verir, bazıları ise bakış açınızı değiştirir. Le Corbusier'nin Gözüyle Türk Mimarlık ve Şehirciliği benim için ikinci gruba giren kitaplardan biri oldu. Le Corbusier'nin Türkiye'ye yaptığı seyahatlerde tuttuğu notlar ve gözlemler, yalnızca yapıların fiziksel özelliklerini değil, o yapıların şehirle, insanla ve coğrafyayla kurduğu ilişkiyi de ortaya koyuyor. Özellikle İstanbul'u değerlendirirken camilerin siluet üzerindeki etkisini, yapıların topografyaya yerleşme biçimini ve kentin ışıkla kurduğu bağı büyük bir dikkatle incelemesi etkileyici. Le Corbusier, modern mimarlığın öncülerinden biri olmasına rağmen, burada geleneksel mimarinin mekânsal zenginliğini ve sadeliğini takdir ediyor. Bu durum, mimarlığın yalnızca yeniyi üretmek değil, geçmişten öğrenebilmek olduğunu da hatırlatıyor. Kitap boyunca hissedilen şey, şehrin bir nesneler bütünü değil, yaşayan bir organizma olduğudur. Sokaklar, meydanlar, kubbeler ve siluetler; hepsi birlikte bir kentsel hafıza oluşturur. Le Corbusier'nin gözünden Türkiye'ye bakmak, aslında kendi kentlerimize yeniden bakmayı öğrenmek anlamına geliyor. Mimarlığın sadece bina tasarlamak değil; kültürü, zamanı ve insanı okuyabilmek olduğunu hatırlatan değerli bir çalışma.
Le Corbusier Gözüyle Türk Mimarlık ve ŞehirciliğiEnis Kortan · Boyut Yayın Grubu · 013 okunma
10/10
·224 syf.··
2026 4. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 22 Ocak 2026 18:06
Yavuz Bahadıroğlu bu kitapta Osmanlı’yı kuru bir tarih anlatısı olarak değil, bir medeniyet tasavvuru olarak ele alıyor. Okurken sadece geçmişi değil, bugünü de sorguluyorsunuz. Osmanlı toplumu; sevgi, şefkat ve yardımlaşma üzerine kurulu bir yapı olarak anlatılıyor. Devlet anlayışı “hayat ve hayrat devleti” şeklinde tanımlanırken, insan da “hayrat ve hasenat insanı” olarak merkeze alınıyor. Hayatın ahirete dönük olması, dünyada fuzuli olana yer bırakmayan bir bilinç oluşturuyor. Bu anlayış; faziletli, dürüst, çevreci, medeni ve nazik bir insan tipini ortaya çıkarıyor. Kitapta Osmanlı’da adalet duygusunun hayatın her alanını kuşattığı vurgulanıyor. “Güçlü olan haklıdır” anlayışı yerine, “haklı olan güçlüdür” ilkesinin esas alındığı bir sistem anlatılıyor. İnsanların ibadetinde, kıyafetinde, seyahatinde ve ticaretinde özgür olduğu; farklı kültürlerin asırlarca barış içinde bir arada yaşayabildiği bir düzen dikkat çekiyor. Yazar, Osmanlı’nın dünyaya yetiştirdiği “cevher insanlar” üzerinden bu medeniyetin neden yüzyıllar boyunca ayakta kaldığını sade ama etkileyici bir dille aktarıyor. Kitap, tarihin yalnızca geçmişte kalmış bir hikâye değil; bugüne yön veren bir ibret aynası olduğunu hatırlatıyor. Okuyucuya, geçmişten ders almanın ve değerleri yeniden düşünmenin önemini güçlü bir şekilde hissettiriyor. Geçmişi anlamanın, bugünü daha doğru yaşamak için ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan bir okuma oldu benim için...
Din
Biz OsmanlıyızYavuz Bahadıroğlu · Nesil Yayınları · 20062,514 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·256 syf.··
2025 4. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 08 Aralık 2025 20:40
Kayıp Coğrafyanın İzinde: Doğu Türkistan Ezansız, kubbesiz ve cemaatsiz bırakılan bir coğrafya... Kitaptan aldığım notlarla; minareleri tıraşlanan, mezarlıkları yok edilen o topraklarda yaşanan kültürel soykırımın anatomisi. Bir hafıza silme projesi Yazarın bu kitabı yazmaktaki 3 temel amacı: 1- Müslüman Uygurların dramını dünyaya duyurmak. 2- Geleceğe somut bir kanıt ve kayıt bırakmak. 3- Bölgenin tarihi ve kültürel önemini anlatmak. Unutulanı hatırlatmak, bir vefa borcu. Karahanlılar ile İslam'ın merkezi olan bölge, 1884'te Çin ilhakıyla "Şincan" (Yeni Sınırlar) oldu. 1949'da ise tam işgal başladı. Türkiye'nin 2.5 katı büyüklüğünde, kağıt üstünde Uygur bir valisi olan ama aslında Parti sekreteriyle yönetilen devasa bir hapishane. Çin, "İslam Politikası" gereği camileri hedef alıyor. Şehirlerde "vitrin" niyetine korunanlar hariç; taşrada kubbeler yıkılıyor, minareler tıraşlanıyor. Amaç: "Arap kültürünü hatırlatan" her şeyi silmek. Sonuç: Duvarlarla örülü, kimliksiz binalar. Sadece yaşayanlar değil, ölüler de hedefte. Yazarın tespiti can yakıcı: "Mezarlıklar bir milletin tapu senedidir." Çin, Müslüman mezarlıklarını yok ederek Uygur kimliğinin o topraklardaki tapusunu yırtıp atmaya, hafızayı silmeye odaklanıyor. "Ezan yoktu, cemaat yoktu... Şimdi anlıyorduk ki, camiye erişim de yoktu." Namaz "radikallik alameti" sayılıyor. Ezansız, namazsız, tesettürsüz bırakılmış bir halk... Camiler artık ibadethane değil, içi boşaltılmış turistik/nostaljik birer nesne. Çin'in kadim şehir Kaşgar üzerindeki hedefleri: • İslami kimliği yok etmek. • Uygurları dışarı atıp şehrin ruhunu öldürmek.
Kayıp Coğrafyanın İzindeTaha Kılınç · Ketebe Yayınevi · 20251,107 okunma
Melankolinin Melodisi: “Ondörtlünün Şarkısı” Üzerine
10/10
·130 syf.··
2025 7. kitabı
“Ondörtlünün Şarkısı” (Ay Adası, s. 19-22), geleneksel Türk şiirinin musikisini modern bir lirizmle birleştiren; aşk temasını derin bir hüzün, varoluşsal bir sarsıntı ve içsel çözülüşle işleyen bir metin olarak dikkat çekiyor. Şiir, aşkı romantik bir duygu hâlinden çıkarıp neredeyse duygusal bir çöküşe, yoğun bir tutkuya ve içe çöken bir hezeyana dönüştürür. Lirik benin yıllara yayılan yaraları, tutkuyu yangına çeviren eski mazmunlarla modern imgelerin iç içe geçtiği atmosfer, okuru hem geleneğe hem de içsel bir âleme çağırır. Şiirin sonunda beliren “ondörtlü” imgesi ise, bütün bu birikimin somutlaştığı merkezdir. Final, sadece bir kapanış değil; şiirin tamamını yeniden okutan güçlü bir kırılma anıdır. 1. Melankolinin İnşası: Bir “Müptelalık” Olarak Aşk Şiir, başından itibaren “arayışın tükenmişliği” ve “seçilmiş bir yenilgi” atmosferi içinde ilerler. Lirik ben, “bir hayalin peşinde” yıllarını tüketmiş, “belaları kendine elleriyle seçmiş” ve kaderine kendi rızasıyla ağır bir gölge düşürmüştür. “Kaybolmuş gelecek” ile “unutulmuş geçmiş” arasında sıkışmış bir "şimdi", onun için bir yaşam alanından ziyade bir acı mekânı hâline gelir. Bu melankoli, pasif bir hüzün değil; alışılmış, kanıksanmış ve neredeyse kişiliğe dönüşmüş bir hâlin dışavurumudur: “Aşina olduğumdan çilelerin özüne Gam çekmekle tükenmez dert yanıma kâr kalır.” Bu dizeler, acının geçici olmaktan çıkıp öznenin karakterinin temel bileşenine dönüştüğünü gösterir. Şairin “Melankolik bir derde müptela olduğumdan” ifadesi, Fuzuli’nin “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib” mısralarını çağrıştırır. Bu ton, acının artık bir misafir değil; lirik benin evinin sakinlerinden biri olduğunu hissettirir. Geleneksel iç sızısı burada modern bir iç çekişle buluşur. 2. Geleneksel Mazmunların Modern Yüzleri Şiir,
Şiir
Ay AdasıAhmet Doğru · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 20216 okunma
10/10
·480 syf.··
Beğendi
·
2018 82. kitabı
Cihan; İhtişamın hüküm sürdüğü devirde büyük bir sanatçı. Aşkı yüreğinde taşıyan, kimseye fısıldayamayan bir filbaz. Filin sırtında, ateşlere dalan bir yürek. Çota; Üstünde camiler, köprüler, hanlar taşıyan kocaman bir yürek. Her taşında bir dua, her kubbesinde bir sır saklı yapıları sırtlayan beyaz fil. Sinan; Dünyaları inşaa eden sanatçı. Kusursuzluğu arayan bir aşık. Aşık olduğunun kusursuzluğu karşısında Eserlerine kusur bırakan büyük usta. Yerden gökyüzüne kubbeler, merdivenler inşaa ederek hakkı arayan başmimar. Davut, Nikola, Yusuf ve Cihan; Dört çırak, sadece taş yontmuyor. Aşkını, acısını ve hayalini kazıyorlar dünyaya. Mihrimah; Ay ile güneşin adını taşıyan bir sultan. Ulaşılmaz. Dokunulmaz. Cihan’ın kalbinde ölümsüzlüğe ulaşan cennet parçası. Saraylar, istanbul, alev alev yanıyor…. Cihan, beyaz filiyle kaderin tam ortasında yürüyor. Durduğu anda boğulacağını bilmeden.
Edebiyat
Ustam ve BenElif Şafak · Doğan Kitap · 201314,3bin okunma
Puan vermedi·248 syf.··
2025 12. kitabı
Ahmet Hamdi Tanpınar ve Ara Güler: İki büyük yol ya da iki büyük yolcu, iki flaneur. “İlki, bir tarihin entelektüel hafızası; öteki, bir tarihin görsel kayıt ustası.” Bu iki büyük ustanın, Tanpınar’ın cümlelerinin ve Ara Güler’in kayıt altına aldığı siyah beyaz İstanbul karelerinin, aynı eserde buluşması beni çok heyecanlandırdı. Bir tarafta Tanpınar’ın sekiz farklı eserinden seçilmiş bölümler, diğer tarafta 50’li yıllardan başlayarak 90’lı yıllara uzanan İstanbul görüntüleri. İlk sayfasında Vefa’da mezar taşları arasında bir çocuğun endişeli bakışları yakalıyor bizleri. Akşamüstü Kandilli’den kalkan bir Boğaziçi vapuru ile de sonlanıyor. “Biri içinde yaşamaya doyamadığımız cümleleriyle, diğeri ışığı aracı kılarak; gördüğü rüyayı anlatıyordu.” İstanbul’u hiç bilmediğim ve tanık olmadığım bir dünyayı tasavvur etmek istemiyorum. Kubbeler, minareler, mezar taşları, çeşmeler, yalılar, iskeleler, meydanlar, büyük çınarlar, ara sokaklar, balıkçılar, salepçiler, çocuklar, eski galata köprüsü, boğazın serin suyu, surlar, avlular, atlar, eski evler ve tabii Boğaziçi vapurları. Sayfalarını çevirdikçe garip bir mazi daüssılası içimizi yakalıyor. Bu eser artık kitaplığımın gözdesi ve kendime aldığım en güzel hediye. Bu iki dünyayı buluşturmak için katkıda bulunanlara teşekkür ediyorum. “Şimdi, Tanpınar ve Güler birbirinin adeta ‘mütemmim cüzü’ eserleriyle bir kez daha buluştu.” “…dünya ile ahiretin arasında aralık bir kapı gibi duran garip bir zamandı. Eski İstanbullu, yüzünü bu zamanın aynasında çok uzak, adeta erişilmez ötelerden gelmiş bir şey, bütün bir ahret kokusuyla tütsülü bir gölge gibi seyrederdi.”
Aynı Rüyanın İçindeAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 202066 okunma