Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım; Vatanım da vatanım... İstanbul, İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? .. Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet... O manayı bul da bul! İlle İstanbul`da bul! İstanbul, İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği.
İstanbul
Kentsel dönüşümler incitti bu şehrin ruhunu Eskiden iğne deliğinde inşa edilirdi kubbeler Ve minareler sürme çekerdi göklerin derinliğine Çiniler, ebedi baharlardı, Mermer sütunlar ruhumuzla gökleri bağlardı İnci bulutlar, haki serviler sükuttandı Mezar taşları ölüme tebessüm, hataya ağıt Diriler ölüme tebessüm edip, hayata ağlardı.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Rize
“Rize" adının anlamı bilinmemek­ tedir. Yunan veya Kafkas dillerinden gelme bir kelime olduğu sanılmakta­ dır. Bugün Rize ilinin üzerinde bulun­ duğu topraklar, Anadolu’da ilk siyasi birliği gerçekleştiren Hititlerin impa­ ratorluk sınırları dışında kalmıştır. Urartular da buraya kadar uzanmışlar­ dır. Kimmerler, M.Ö. VII. yüzyılda Kaf­ kasya’dan buraya gelmişler, Iskitliler de egemenliklerini bu topraklara kadar uzatmışlardır. Şehir, M.O. VI. yüzyılda İran İmparatorluğu’nun (Pers) egemen­ liği altına geçti. Daha sonra sırasıyla İyonyalılar, Yunanlılar, İskender ve Part’ların egemenliğinde kaldı. M.Ö. I.yüzyılda Pontos ortodan kalkınca Ro­ma, bütün Anadolu gibi buraya da hâ­ kim oldu. Partların yerine geçen Sâsâniler ve onlara bağlı olan İran asıllı krallar, Roma egemenliğini itmek için, bütün güçleri ile çalıştılar. M.S. 395 yı­lında Romalılarin yerine geçen Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu çağında durum, aynı oldu. Müslüman Arapla­ rın VII. yüzyılda başlayan akınları, ül­ kede egemenlik kuramadı. Abbâsîler’e bağlı Türk kuvvetleri de bölgeyi ele ge­ çiremediler. Ancak 1071 yılında Malaz­ gird Zaferi’nden sonra, Selçuklu Oğuz Türkleri, bütün Anadolu gibi burasını da aldılar. Rize çevresi, Anadolu Selçuklula­ rına, yani Türkiye’ye bağlı Erzurum, Selçuklu krallığına kaldı, i. Haçlı Se- feri’nden yararlanan B iz a n s lIla r, bütün Karadeniz kıyıları gibi burasını da Türklerden geri aldılarsada, IV. Haçlı Seferi’nden sonra (1204) bölge, Bi­zans’tan ayrılarak, Trabzon Rum dev­ letine kaldı. Şehir, daha sonra sırasıyle Anadolu Selçuklu, ilhanlı, Timur, Ak­koyunlu vb. Türk devletlerinin baskı­ sına karşın hayatını sürdürdü. Bölge, Trabzon ile birlikte Fatih Sultan Meh­ med tarafından 1461 yılında alınarak, Osmanlı ülkesine katıldı. Osmanlı dö­neminde, Çıldır eyaletine,
1000Kitap
Kubbenin Sessizliğinde Bir kemerin içinden geçiyordu zaman, sanki ışık, kendi gölgesine mektup yazıyordu. Çiçekler, toprağın kalbinde sakladığı renkleri birer sır gibi avuçlarına bırakmıştı sabahın. Ortada duran o sessiz siluet, ne bir insan ne de bir hatıraydı yalnızca; belki de unutulmuş bir duanın göğe yükselmeden önceki son hâliydi. Kubbeler, göğün alnına değen düşünceler gibi uzanıyordu sonsuzluğun ince kıyısına. Kuşlar geçtikçe, hava kırılıyor, zamandan küçük parçalar düşüyordu yeryüzüne. Ve dünya, çiçeklerin arasına gizlenmiş bir rüya kadar hafifti. Kimse konuşmuyordu; çünkü bazı güzellikler dile sığmaz, yalnızca ışığın omzuna başını koyup sessizce sonsuza bakar. O an anladım: Her bahçe bir kalbin içidir, her kubbe göğe açılan bir özlemdir, ve her insan, fark etmeden taşıdığı bir evrende
Edebiyat
Sis
"Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid, Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid. Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh, Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh; Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar! Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim, Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim! Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ, Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ! Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı; Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet; Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde; Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir, Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir; Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ, Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ. Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün! Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis; Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his. Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet! Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde, Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde. Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu'; Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'.
Son Bal
Bir kalpten bir Beyza geçti usulca, Bandırma kıyılarında izi kaldı hâlâ. Martılar sustu akşam inerken ufka, Rüzgâr bile adını fısıldadı dalga dalga. Geçer dediler; mevsimler, yollar, yıllar, Ama bazı vedalar zamana boyun eğmez. Bir Bilal geçti Bursevî Hazretleri’nin gönlünden, O dua dolu şehir onu sessizce bekler. Bursa sokaklarında yankı kaldı adımlarından, Yeşil kubbeler altında biraz hasret, biraz kader. Şimdi iki kalp de gömülü kendi suskunluğunda, Birinde Beyza, birinde eski günlerden haber. Ve toprağa rağmen bitmez bazı hikâyeler; Çünkü gerçek sevda, mezarlarda bile nefes eder.
Şiir