Doğanın içinde büyümüş olduğum için şanslıydım. Orada, yıldırım çarpmaları bana ani ölümü ve hayatın geçiciliğini öğretti. Fare yavruları, yeni yaşamların, ölümü bir parça hafiflettiğini gösterdi. Topraktan "yerli boncukları" fosiller çıkardığımda insanların uzun ama çok uzun bir zamandır burada bulunduklarını anladım. Kafamın üstüne konan kral kelebekleri, gece takılarım olan ateşböcekleri ve bileziklerim olan zümrüt yeşili kurbağalar sayesinde, süslenmenin kutsal sanatını öğrendim.
Bir anne kurt, ölümcül şekilde yaralanmış yavrularından birini öldürdü; bu bana, haşin bir şefkati ve ölümün nihayete ulaşmasına izin verme gereğini öğretti. Daldan düşen ve tekrar yukarı tırmanmaya çalışan tüylü tırtıllar, bir amaca yönelik çalışmayı öğretti.
Doğru söylüyordu. En azından doğru söylediğini düşünüyordu. Çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti:Umut
Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünya nedir;
Ben kimim, saki olan kimdir, mey ü sahbâ nedir?
Öyle sermestim ki, idrak edemem dünya nedir
Ben kimim, sâki olan kim, bu şarap acaba nedir?
.
-Fuzuli
Bir sarı çiçek bulmalı şimdi. Oturup başına bir türkü söylemeli:
Ben bağrımı toprak sandım taş imiş.
Meğer taşa tohum ekilmez imiş.
Bir sarı çiçek olmalı şimdi. Basında türkü söyleyen adama dönüp bir şiir okumalı:
Taş taş değildir, bağrındır taş senin.
Nedeni nasıl yansın söyle bu ateş senin?