Hiç ibadet etmeyen bir kimse, kırk gün geceleyin kendi halvetinde durup yalnızca ışığı da kapatıp, üç defa "Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi! Beni kulluğuna kabul et" dese, kırk güne kadar o kul beş vakit değil, elli vakit kılacak, o adam muhlis olacak. Bunu yap da sen, başka şey teklif etme. Bu, evliyaların ilminden olan bir kelâmdır. Kendi başına duruş da böyle "Ya Rabbi, ya Rabbi, ya Rabbi!" desin, o kalbinden çıksın. Kimse görmeden, onu yalnız Allah görür, kimse İşitmeden yalnız Allah'a işittirirsin, Allah işitir. Sonunda da "Ya Rabbi! Beni kulluğuna kabul et" desin..
Kitap Alıntısı
Hakkı konuşmayan dil vicdanımı yaralar Münir ersoy savunuyordu ata yadigarlarını Başına toplandı binlerce davacı Yapmayın etmeyin asmayın haklı olanı Nice günahsız kalem boş yere kırıldı Sordu Münir bey ey kardeşim Türkiye bu Ne çabuk unuttuk kardeş olduğumuzu Olur mu böyle olur mu Söyle hakim bey kardeş kardeşi vurur mu Hakikati konuşan insana gerçeği hatırlatır Kıymayın efendiler vatana dede toprağıdır Bir yanımız çöl bir yanımız kurak ovadır Sen söyle hakim bey kalem neden kırılır Suspus olmuş çağımız insanı Diyorlarki şimdi kendi kurtarma zamanı Siz söyleyin nereye yürüyor insan adımları İnsanlar yanınca duydunuz mu bir acı Kul Nefsani derki Türkiyede asıldı haklılar Münir Bey cevapladı birlik olsun insanlar Ben hakkı konuşurum isterse assınlar Hakkı konuşmayan dil vicdanımı yaralar
Şiir
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
*🌹 Esselâmü Aleyküm Rahmân’ın Güzel Kulları 🌹* *Bu hafta sonu binlerce gencimiz sınav sıralarında ter dökecek. Kimi yıllardır kurduğu hayalin peşinde, kimi anne-babasını sevindirmek için, kimi de geleceğine güzel bir kapı açabilmek için emek verdi.* *Bugün gelin, yavrularımızı dualarımızda unutmayalım…* *🤲 Allah’ım!* *Sınava girecek bütün evlatlarımızın kalplerine huzur, zihinlerine açıklık, gönüllerine güven ver.* *Heyecanlarını hayra çevir, bildiklerini unutturma, emeklerini zayi etme.* *Gecelerini gündüzlerine katarak çalışan yavrularımızı mahcup eyleme.* *Anne-babalarının yüzünü güldür, gönüllerini ferahlat.* *Ya Rabbi!* *Evlatlarımızı sadece diploma sahibi değil; iman sahibi, ahlâk sahibi, merhamet sahibi kullarından eyle.* *Doktor olacaksa insanlara şifa dağıtan bir doktor,* *Öğretmen olacaksa nesillere örnek olan bir öğretmen,* *Mühendis olacaksa memleketine faydalı bir mühendis,* *Hangi mesleği yapacaksa yapsın; dürüst, vicdanlı ve Senin rızanı gözeten bir kul olmayı nasip eyle.* *Onlara beş vakit namazı sevdir*. *Kur’an ile gönüllerini nurlandır.* *Kötü arkadaşlardan, kötü alışkanlıklardan ve kötü yollardan muhafaza eyle.* *Ya Rabbi!*
Duygu ve Düşünce
Aldanmak ve aldatmak
Namaz, oruç, hac, Kur’an okumak; Allah ile kul arasındadır ve güzeldir. Hiçbir Müslüman bunların değerini küçümseyemez. Ancak hiçbir Müslüman da bu ibadetlerin, çiğnenen bir kul hakkını telafi ettiğini iddia edemez. Mazlumun hakkı, ne kadar fazla namaz kılınırsa kılınsın, ne kadar hacca gidilirse gidilsin, ne kadar oruç tutulursa tutulsun ödenmez. O hak ancak hak sahibine teslim edildiğinde, ancak helallik alındığında, ancak zulüm durdurulduğunda düşer. Klasik fıkhın bu konuda hiçbir tereddüdü yoktur. Masum insanların cezaevine atılması, sayısız düşman hukuku uygulaması, hak edilmeyen mahkûmiyetler, sürüncemede bırakılan dosyalar, uygulanmayan AYM ve AİHM kararları; bunların hiçbiri namazla, oruçla, hacla, Kur’an tilavetiyle örtbas edilemez. Dini, bir vicdani arınma yolu olmaktan çıkarıp bir vicdan uyuşturucusu hâline getirmek, bizzat dine yapılmış en büyük haksızlıktır. Ayrıca bu sadece aldanmak değil; aldanmaya devam edebilmek için kendini ve başkalarını sürekli yeniden aldatmaktır. Aldatmanın en tehlikelisi dinin diliyle yapılanıdır; çünkü o dil, kendisine inananı ikna ettiği gibi, başkalarının da uyanmasını geciktirir. Sayın Özkaya doğru söylemiştir. “Midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır.” “Haram ile abat olanın sonu berbat olur.” “Gönül gözü gerçeği göremez.” Bu cümleler bir vaaz olarak değil bir teşhis ve uyarı olarak okunduğunda, ilk muhatabı bizzat o sözlerin söylendiği bütün zemin olmalıdır. Bu sözleri söylemek kolaydır; bu sözlere göre yaşamak ise, bugün Türkiye yargısında, sahiden bir cesaret meselesidir. Alıntılanan sözler geriye dönüp bakıldığında iki yönlü bir belge olarak okunacaktır. Bir yandan, yıllardır giderek kötüleşen tablonun en üst düzey yargıçlar tarafından da açıkça tekrar edilmesi bakımından bir kayıttır. Öte yandan,
Alıntı
Kül Tablasında Biriken Ömür ​Güneş çoktan vazgeçmiş bu sokağın tozundan, Rutubetli duvarlarda nem değil, keder sızıyor. Bir haber gelmiyor artık mazinin enkazından, Kader, ismimi silinmiş mezar taşlarına yazıyor. ​Saatler geri dönmeyi unutmuş, akrep intiharda, Odamda asılı duran gölgeler bile benden yabancı. Umut denilen o kuş, çoktan can vermiş bu darda, İçimde dinmek bilmeyen, garip ve kadim bir sancı. ​Bakma öyle ayakta durduğuma; Ben, çoktan yıkılmış bir binanın son ayakta kalan direğiyim. Ne bir bekleyenim var limanda, ne de gidecek bir rotam, Kendi fırtınasında boğulan, dilsiz bir deniz firağındayım. ​Gözlerimde birikmiş asırlık bir yağmurun ağırlığı, Yutkunuyorum, boğazımda düğümleniyor bütün "keşke"ler. Dünya dediğin; bir körün gördüğü karanlığın darlığı, Sönmüş bir sigara izmariti gibi, fırlatılmışım bir köşeye, bekler... Garp yeli
Şiir
Riya, Takva Gösterisi ve Dinin Araçsallaştırılması
İnsanın kendi vicdanını, etrafını çevreleyen dini formlarla uyutması; namazın, orucun, haccın getirdiği iç huzuru, gerçekte taşıdığı kul haklarının ağırlığını bastırmak için kullanması. Klasik tasavvuf geleneğinin “riya” başlığı altında en sert biçimde uyardığı durum budur. Muhâsibî’den Gazzâlî’ye, Mevlânâ’dan Bediüzzaman’a kadar uzanan bu damar, dindarın asıl tehlikesinin ihlassızlık olduğunu söyler; çünkü ihlassız kimse, dindarlık formunun arkasına gizlenerek hem kendini hem başkalarını aldatır. Klasik geleneğin “talbîs” olarak tanıdığı bu mekanizma, İbnü’l-Cevzî’nin Telbîsü İblîs’inde baştan sona haritalanır. Asıl mesele, dindarı kendi dindarlığı üzerinden aldatmak ve vicdanını ibadetlerinin gölgesinde uyutmaktır. Mekanizmanın üç katmanı vardır. İlki, sürekli iç teyit mekanizmasıdır. Beş vakit namaz, oruç, hac, sadaka kişiye gün içinde defalarca “Ben Allah’ın iyi kuluyum.” hissini tazeler; bu his, dışarıdaki haksız eylemin tartısı için zihinde bir karşı ağırlık olarak iş görür. Sabah namazını eda eden hâkim, öğleden sonra mesnetsiz tutuklama kararı imzaladığında, sabahki ibadetin getirdiği “kabul gören kul” duygusu, öğleden sonraki imzanın ahlaki yükünü taşımak için zihinde bir denkleştirici olarak işlemeye başlar. İkincisi parçalanmadır. Kişi kendini iki ayrı kişiliğe böler; ahlaki kimliğin taşıyıcısı olan dini kişilik ve sorumluluğu mevzuata, üst mercie ya da konjonktüre devreden mesleki kişilik. “Ben sadece görevimi yaptım.” cümlesinin altında yatan psikoloji budur. Klasik fıkıh, hâkimi tek bir bütün şahsiyet olarak kurguladığı için bu ayrılmayı baştan reddetmiştir. Üçüncüsü te’vildir. “Bu adam zaten zararlıdır”, “olağanüstü zamanda zorunludur”, “dış güçlerin adamıdır”, “devlet böyle istiyor”, “ben yapmasam başkası yapacak, daha kötüsü olur” gibi küçük dilsel
Alıntı