"RUH VE ŞİİR HASTALIKLARI"
"Oku, iyi bir iş sahibi ol" dediler.
Okuma, yazmayı bilmeyen insanların emrinde işe verdiler.
"Sabrın sonu selamettir" diyen o atalar
Selameti göremeden hep vefat ettiler
Saklanan samanın zamanı gelmeden
Sakladığım yerden hepsini yürüttüler...
Yıllarca fiziksel acıların insanı nasıl kırdığını düşündüm. Ta ki ruhu bedenine dar gelenlerle, sessizce kendi içlerine göç edenlerle karşılaşana kadar. O zaman anladım; kemikleri kırmak, akıl ağrısının yanında sadece bir fısıltı kalıyor. Bedenimiz bir sınır çiziyor: İşte burada bitiyorsun, dercesine. Ama zihin? O sınırsız bir okyanus. Ve okyanus fırtınaya tutulduğunda, sahile vuran her dalga, içimizde bir şehri yıkıyor. Akıl ağrısı tam da bu: Kendi iç şehrinizde yaşanan bir deprem. Dışarıdan sesi duyulmayan, ama enkaz altında kalan parçalarınızın çığlığı.
Eser, her türlü acıya direnen insanların, bir düşünce kırılmasına nasıl teslim olduğunu gösteriyor. Fiziksel ya da duygusal yaralar iyileşebilir; fakat aklın içindeki sızı, insanı sessizce içeriden çökertir.
Okurken şuna şahit oluyorsunuz: Bir insanın canını acıtmaya çalışmakla, onun aklında bir ağrı olmak arasında büyük bir fark var. İkincisi daha kalıcı, daha yıkıcı. Çünkü akıl ağrısı, insanın kaçabileceği bir yer bırakmıyor. Kitap, kimi zaman bedene dar gelen ruhların sesi oluyor; kimi zaman yitip giden akılların ardında kalan son iz. Bu satırları okurken, belki de kendi ruhunuzun bedeninize dar geldiği anları hatırlıyorsunuz. O anlar ki, nefes almak bile bir külfet haline gelir. Dünya size bir palto gibi ağır, bir gömlek gibi dar gelir. İşte şiir, mısralar, satır aralarına sığdırılmış çığlıklar; tam da bu yüzden bir giysi gibi üzerimize oturur. Çünkü onlar, başkalarının da bizim gibi "dar giyindiğini" hatırlatır.
Bu metinlerde şiir, yalnızca