Bak dürüst olalım, yerli fantastik deyince hepimizin elinde bir '"acaba"'kalıyor, değilmi...
Ama yazar @erskurtogluu "Son Küre Koruyucuları" ile o ön yargıyı alıp duvardan duvara çarpıyor
Hani bazen bir kitap okursun da 'Vay be, bizimkiler de şöyle sağlam, dünyası dolu dolu bir iş çıkarabiliyormuş' dersin ya, işte böyleli bir kitap.
Dili o kadar akıcı ki, 'yerli fantastik' etiketinden çok 'iyi bir macera' okuduğunu hissediyorsun
Okumaya başladığındayasa durum şu:
Her şeyin tıkırında gittiği o huzurlu orman krallığı, Ölüm Kraliçesi’nin kapkara dumanıyla bir anda cehenneme dönüyor. Bizim Prenses Niora da öyle kulede oturup kurtarılmayı bekleyecek biri değil; yanına sadık (ve biraz da komik) keçisi Zippo’yu alıp 'Ben bu işi çözerim' diye yola düşüyor.
Ama asıl bomba, yolda karşılaştığı Prens Aegri. Adam resmen karizma ama bir o kadar da 'hain' damgası yemiş, yaralı ve güvenilmez duruyor. Düşünsene; biri vatanı için yanıp tutuşan bir prenses, diğeri ise kendi halkı tarafından dışlanmış sürgün bir adam. İkisinin de birbirine güvenmesi imkansız gibi ama dünyanın kaderi olan o kadim kürelerin sırrı da bu ikilinin elinde.
Yanlarına bir de ne olduğu belirsiz ama aşırı kafa dengi olan Fırtına ve Pıtırık’ı alıp, tam bir 'kaybedenler kulübü' ruhuyla yola koyuluyorlar. Yol boyunca sadece karanlık büyücülerden kaçmıyorlar; o gerilimli güven duygusuyla, 'Biz aslında kimiz?' sorusuyla ve içten içe yanan o aşk kıvılcımıyla resmen boğuşuyorlar.Serinin ikinci kitabını okumak için sabırsızlanıyorum