"Her cins kendi başına ölür" şeklindeki ünlü lanet, aslında, şeylerin -paradoksal değil- görünür yasasıdır. Durumlara bağlı kalınırsa (olaysal ekten, dolayısıyla katışıksız tesadüften tasarruf yapılırsa), iki cinsiyetin her biri kendi başına ölmeye devam eder. Dahası, cinsiyet farklılığını bir talihsizlik olarak dert edinen Sermaye'nin buyruğu altında, toplumsal roller ayrımsızlaşır; ayırarak birbirine bağlayan yasa, protokolsüz ve dolayımsız, çıplak kaldıkça, pratikte farklılaşmamış olan cinsiyetlerin her biri kendi başına ölmeye devam eder. Çünkü, görünmez bir hal almış olan bu "kendi başınalık", düpedüz zorlayıcıdır, bizi ayrımın topyekûn karakterine gönderir. Cinsel rollerin sahneye konması, x terimlerinin görünür iki sınıfın içine, örneğin ex ve kx şeklinde dahil edilmesi, asla ayrımın ifadesi değildir, bunun makyajıdır, öncelikle her çeşit paylaştırıcı törensel kuralın ve protokolün yönettiği karanlık dolayımdır. Ama Sermaye'ye en uygun şey yalnızca x'lerin varlığıdır. Toplumlarımız, bundan böyle, ayrımın makyajını silerler ve ayrım yeniden görünmez olur, dolayımlayıcı kalkandan yoksun kalır. Böylelikle, bunların görünür ayırt edilemezliği cinsellikli konumlara denk düşer; bu ayırt edilemezlik, ayrımı olduğu haliyle bırakır. Herkesin doğru bir sadakat sayesinde büründüğü bu x'in el koyuşunun, kendi içindeki olası insanlığı örselediğini hissettiği durum.
Dolayısıyla aşkın kendisi de varoluşun yasasına direnme fonksiyonuyla gözler önüne çıkar. Böylece anlamaya başlarız ki cinsiyetler arasında olduğu varsayılan ilişkiyi "doğal olarak" düzenlemek şöyle dursun, aşk cinsiyetler arasındaki bağlantısızlıktan hakikat üreten şeydir.