İclâl

10/10
·304 syf.··
2024 9. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 17 Nisan 2024 14:58
2018’de Kaçan Ayna’yla rastlamıştım Papini’ye, 1K sayesinde. Sonra yıllar geçmiş. Güzel bir kitap, silik bir anı, hatırda kalan bazı imgeler bazı öyküler. Öyle kalmış. Düşsel Konçerto ihtiyacım olan bir anda karşıma çıktığı için mutluyum. Bir dejavu gibi, empati gibi, ‘ben’lerin içinde kayboluş gibi… gibilerce bir kitap oldu. Özlediğimi unuttuğum ‘ben’leri de hatırladım. Hatırlayınca özledim çokça. Dönmek istemedim ama. Özlemek sadece. Suyun yansımasında eski ben ve bugünkü ben... Eski ben değişik bir hikaye okumanın ve keşfetmenin verdiği heyecanı sevmişti. Bugünkü ben eskisiyle beraber var olamayacağının farkında. Hayalperestliğine öfkeli, kibrine gülüyor uzaktan -farklı bir kibirle belki de. Gelecekteki benin de bugünküyle anlaşamayacağından da emin gibiyim. Hoş ben bugünkü kendimle bugün bile anlaşamıyorum ama konu o değil. Aynı öyküde aynı şekilde yıkanmıyor insan. Yıllar geçtikçe su da değişiyor, insan da, öykü de. Aynı gibi gözükse de. Bu deneyimi yaşadığım için mutluyum. Bazı sorular aynı ama. Aynı şekilde cevapsız. Cevapsızlığı kabul edilmiş, bu sefer daha sakince. Geride kalan iki yüz küsür yıl önce yaşamış olan biriyle sorudaş olmanın verdiği garip hoş diyebileceğim bir his. Kaçan Ayna’ya yazdığım yazıda da benzer şeyleri söylediğimi hatırlıyorum. Papini her yaşımda içime dokunuyor. Kaleminin samimiyetini samimiyetle hissediyorum. Hikaye ardına sakladığı kendini, arayışını, kayboluşlarını… Çok dürüst, ama kurgusal olarak. Dümdüz söylemek yerine hikayelerle düşünüyor, hikayelerin ardında yapıyor itiraflarını. Her yazar öyle değil mi bir yerde? Olabilir. O zaman itiraf ettiği şeyler ilgimi çekiyor desem daha iyi olabilir. Belki de onun itiraflarının arkasına saklanıyorum. İtirafın doğru bir kelime olup olmadığından emin bile değilim. Düşünceleri demek
Düşsel Konçerto Cilt 1Giovanni Papini · Monokl Yayınları · 2017367 okunma
Reklam
9/10
·296 syf.··
2022 19. kitabı
·
103 günde okudu
·
Okunma: 25 Aralık 2022 14:56
Zaman Sığınağı insanın geçmişe dönme özleminden ilham alan bir kurgu. Özellikle bu günlerde nostalji böylesine modayken, kurgunun değindiği yer oldukça anlamlı bir yer buluyor kendine. Kim bilir kitabı bitirdikten aylar sonra bu incelemeyi yazmamın nedeni de belki bu histir... veya sitede paylaştığım son incelemeden neredeyse bir yıl sonra bu yazıyı kaleme almamın nedeni... Kitap insanların 'geçmiş' ile tedavi edilmesiyle başlıyor. Alzheimer hastalarını, 'geçmiş klinikleri' oluşturarak iyileştirmeyi amaçlayan iki karakter. Biri hayalperest, diğeri daha gerçekçi. Bunlardan biri -gerçekçi olan- ve kitabın ana karakteri yazarın kendisi. Postmodern anlatıyı kurgularına kendini yerleştirerek zenginleştiren Gospodinov, Hüznün Fiziği kitabında da benzer bir anlatı kullanıyordu. Bu şekilde gerçeklikle kurgu arasındaki sınıra sık sık göz kırpıyor ve okuyucuyu diri tutuyor. Aslında bir noktada da kendi tarzını oluşturuyor. Kitaba dönersek tedavi amaçlı kurulan klinikler zamanla kendine oldukça büyük bir kitle buluyor. Bugününden mutlu olmayan kitle, umudu dünde arıyor. Tanıdık geliyor mu? Bu noktada, yaşadığımız - hatta yaşamadığımız- geçmişi bu denli romantize etmemizin sebebini sorgulatıyor kitap. Ah o eski bayramlar diyoruz ya mesela, ah eski toprak... Plaklar, radyolar, kasetler... Dantel örtülü televizyonlar, fiskos masaları, permalı kabarık saçlar, pop müzik, ağdalı filmler... Nasıl? Duyguyu yakalayabildik mi? Nostalji yükleniyor mu? Devam edelim o zaman... Tüm bunların ardından kendine kitle bulan her şeyin nasıl politisize edildiğini görüyoruz, politik taraflarca geçmişin de farklı yönlendirildiğini... Ve her ülkeyi (ve bireyi) bugüne getiren geçmişin birbirinden farklı olduğunu. Kimilerinin bugünü kanlı bir geçmişin üzerine inşa ettiğini, emek verdiğini, ne
Edebiyat
Zaman SığınağıGeorgi Gospodinov · Metis Yayıncılık · 01,699 okunma
Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde "Av"
Puan vermedi·136 syf.··
2021 21. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 17 Kasım 2021 01:12
Ferit Edgü benim çok sevdiğim bir yazar. Genellikle cümle kuruşundaki, olayları aktarışındaki o kendine has üslubunu çok seviyorum. Hatta çoğu zaman ne anlattığından çok o anlatım şeklini özlediğim için Ferit Edgü okuyorum. Garip bir şekilde buradaki ilk Ferit Edgü incelememi, yazarın okuduğum diğer kitaplarına nazaran en az beğendiğim kitabına yazmaya karar verdim. Av, Edgü’nün ilk dönem hikayelerinden oluşuyor. Kitap iki bölüme ayrılıyor (aslında baskıya sonradan eklenen küçük bölümü eklersek üç bölüm de denebilir.) İlk bölüm “Karanlıkta”. Bu kısımda yedi öykü var. Bu öykülerin bana verdiği his rüyalar ve kabuslar oldu. Rüyanın içinden rüyayı anlatmak gibi. Hani rüyalar, rüyayı görürken çok doğal ilerler de uyandığınızda aklınızda kalan sanrılar olur. Rüyanın ne denli gerçek dışı olduğunu ancak uyandığınızda anlarsınız. Ve olur da rüyayı anlatacak olursanız birine uyanık zihninizle anlatırsınız. Belki bazı saçmalıkları es geçerek ya da düzelterek. İşte bu öykülerde sanki Edgü rüyaları rüyanın içinden anlatıyordu. Rüyavari bir anlatım. Bilinçaltıyla oynarcasına. Bazı öyküleri sevmedim. Okurken beni oldukça rahatsız etti. Ama o bahsettiğim anlatım ve o rüya hissini oldukça ilgi çekici buldum öyküler ilerledikçe. Hatta bir ara öykülerdeki cinsellik temasının karmaşık ve tekrarlayan yapısı aklıma Freud, rüyalar ve bilinçaltı teorilerini getirdi. Ve merak ettim; acaba Edgü de öyküleri benzer şekilde düşünerek mi yazdı diye… İkinci bölüm ise “Av”. Burada üç öykü var. Bu kısımda uyanmışız. Zihnimiz uyanık. Ama hafif bir uyku sersemliği var. Anlatımın daha yere basan bir hali var bu öykülerde. Bu kısımda “Yargıç Karak” öyküsünü oldukça beğendim. 1960-63 yıllarında yazılan öykü ve anlatılan yozlaşma tıpkı bugün gibi. Yaşadığımız bir çok şey aslında çürük zihniyetlerin
AvFerit Edgü · Alfa Yayınları · 2019375 okunma
Tarihin Keskin Kokusu ve Rushdie'nin Gözünden Bugünün Geceyarısı
Puan vermedi·492 syf.··
2021 7. kitabı
·
40 günde okudu
·
Okunma: 22 Nisan 2021 19:22
Salman Rushdie. Hint asıllı Britanyalı yazar. Müslüman bir ailenin oğlu olarak Bombay’da dünyaya gelmiş. Salim Sina’nın aksine kendisi bir Geceyarısı Çocuğu değil, ama Hindistan’ın bağımsızlığıyla akran. 1947’de doğmuş, günümüzde Twitter’ı da oldukça aktif kullanan yazarın en ünlü romanlarından birisi Geceyarısı Çocukları. Kendi hayatıyla da pek çok paralellik barındıran ana karakter Salim Sina tarafından anlatılıyor olaylar. Salim bize gerçekliğini anlatıyor. Kavanozlara doldurduğu geçmişini anlatıyor. Kendi geçmişi tüm Hindistan’ın geçmişi oluyor. Olayları, nedenleri, sonuçları bir şekilde kendine bağlıyor hep. Olmadığı yerlerde var oluyor, görmediklerini görüyor, duymadıklarını duyuyor ve her şeyin kokusunu alıyor. Keza burunla başlıyor bu hikaye. Burunlar ve dizler… Yılanlar ve merdivenler… Kirli ve delik çarşaflar… Zıtlıklar, tekrarlar… İsimlerini değiştiren kadınlar. Kavanozlar… “Gerçekliğin metaforik bir içeriği olabilir; bu onu daha az gerçek kılmaz.” Hindistan tarihini, kültürünü ve dönemin siyasi olaylarını büyülü gerçekçiliğin kendine özgü dokusuyla bezeli bir şekilde okuyorsunuz sayfalarca. “Bir tek hayatı anlayabilmek için bütün dünyayı yutmanız lazım.” Salim’in dünyasını yutuyoruz biz de. Hindistan’ı yutuyoruz. Pakistan’dan birkaç lokma alıyoruz. Savaş bolca hazımsızlık yapıyor, ama açılacak çok kavanozumuz var. Okuyacak çok sayfa, yutulacak daha birçok lokma… Kitabı okumadan önce kitapla ilgili birkaç çekincem ve tereddüdüm vardı. Sizin de benzer düşüncelerde olabileceğinizi düşünerek önce onlarla başlamak istiyorum. Oldukça kalın bir kitap Geceyarısı Çocukları. Bununla birlikte birçok kitap listesinde en zor okunan kitaplardan biri olarak yer ediniyor kendisi. O nedenle hem kalın hem de anlaması zor bir kitap okuyacağımdan endişe etmiştim kitabı
Geceyarısı ÇocuklarıSalman Rushdie · Metis Yayınları · 2010936 okunma
Çölde Uyanmak
10/10
·232 syf.··
2021 4. kitabı
·
38 günde okudu
·
Okunma: 17 Şubat 2021 03:35
Çok anlamlı bir kitaptı Tatar Çölü benim için. O nedenle hakkında birkaç cümle etmeden geçmek istemedim. Başlamadan önce belirtmek isterim ki yazdığım bir tanıtım yazısı değil, incelememsi bir iç döküştür. Bu nedenle yer yer spoiler bulunabilir. Hayatımızda rahatsız olduğumuz şeylere karşı bir eylemde bulunmak, onu reddetmek ve değiştirmeye çalışmak yerine geçici bir süreç gibi bakma eğilimimiz var. O süreçlere tahammül etme, idare etme… Geçene kadar… Belki de bu bir risk yönetimidir yani yaşama içgüdümüzün bir parçası. Kendi içimizde bilinçsizce yaptığımız kar-zarar analizinin bir sonucu… Statükonun güvenli limanı. Kulağa mantıklı geliyor. Ama şu da bir gerçek ki o süreçler hiç bitmiyor. Biri bitse diğeri başlıyor. Biz de kurtulamıyoruz Drogo gibi sınır kalelerimizden. Bize gösterilen sözde düşmana karşı nöbet tutuyoruz sürekli. Bugün, yarın son diyerek… Aylar, geçiyor ardından yıllar. Tahammül ettiğimiz, idare ettiğimiz, özgürlüğün, daha iyi bir hayatın adımı olarak gördüğümüz o “süreç” hayatımız oluveriyor. Geriye baktığımızda –olur da bakmayı hatırlarsak- harcadığımız yıllar öyle anlamsızca beliriveriyor. Bunu bize ne yaptırıyor peki? Bu esareti gönüllü hale getiren ne? Toplum? Sosyal yaşam? Kültür? İnanç? Prensipler? O analizi yaptığımız terazinin ölçü birimlerini ne belirliyor? Olmayan bir düşmanın nöbetini gece gündüz bekleten ne? Buraya kadar gelmişken, hiç düşündünüz mü kitabın adı neden Bastiani Kalesi değil de Tatar Çölü? Tüm kitap Drogo’nun kaleye esaretini anlatırken, kaleyle olan savaşını, ona bağlanışını, onu bırakamayışını anlatırken neden Tatar Çölü? Çölün üzerinde bir sınır kalesi Bastiani. Onu bu denli izbe yapan, askerleri böylesine işlevsiz, kalenin içinde yıllarca çürümeye bırakan çölün kendisi… Aslına baktığınızda çöl yapısı itibarıyla tüm
Tatar ÇölüDino Buzzati · İletişim Yayınevi · 201819,8bin okunma
Reklam