Buz gibi bir görev duygusuyla başlayan okuma maceram git gide bir kaçışa döndü benim için... Baskıdan, kuru gürültüden uzak bir dünyaya kaçış... Öyle çok, öyle kendimi kaptırarak okudum ki nihayet bir dünya yarattım kendime... Asla geride bırakamadığım...
...
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.
"Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek
sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir
yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki
çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.
Çamur gibi bir yağmur damlası... Ama toprak, bu damlayla
çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu
damlayla yeşertecek... Genzim yanıyor. İnce bir kan şeridi
sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah...
Adımdan gayrısını bilmiyorum."
"Fevkalade kötü bir aşçıydın," dedi Süleyman. "Şimdi harikalar yaratıyorsun, Nebi, ama o ilk yemeğin yok mu? Tanrım. Ya direksiyona geçtiğin o ilk gün? Bir yerime inme inecek sandım." Durdu, kendi şakasına kendisi şaşırıp kıkır kıkır güldü.
Bu benim için tam bir şok olmuştu, Bay Markos, gerçekten, çünkü Süleyman bunca yıldır aşçılığımdan da, şoförlüğümden de bir kez olsun yakınmamıştı. "O zaman neden işe aldınız beni?"
Yüzünü bana çevirdi. "Çünkü içeriye girdiğin an, hayatımda bundan daha güzel birini görmedim, diye düşündüm."