- "Şimdi senin GBT temiz ama," dedi. "Seni iki sene önce cinayet büro almış, o ne?"
- "Ağbi o olayda benim bir suçum yok," dedim. "Orada benim en yakın arkadaşım öldürüldü. Benle alakası yok."
Omzumu sertçe sıkmayı sürdürüp:
- "E seni niye aldılar o zaman?" diye sordu.
- "Ağbi beraat ettim ben o davadan. Sapığın biri kafası güzel, arkadaşımı öldürdü, ben şahittim o davada."
- "Nasıl şahittin lan, şüpheli diye almış cinayet büro."
- "Ağbi ilk başta şüpheli dediler, tamam, ama sonra öyle olmadığı anlaşıldı. Ben katil olsam, hakim beni niye bıraksın?"
- "Oğlum hakim bırakır, biz bırakmayız."
- "Biliyorum ağbi, ne zaman sizlik bir işim olsa aynı davayı soruyorsunuz zaten. Her seferinde anlatıyorum."
Polis dışarı çıkıp telefonla konuşmaya başladı, diğer polis gazeteden başını kaldırıp:
- "Ne iş yapıyorsun sen?" dedi.
- "Garsonum," dedim.
- "Nerede?"
- "Belli bir yer yok. Ekstraya gidiyorum."
- "Borussia Dortmund-Schalke maçı ne olur?"
- "Üst biter."
"Lan komutanım!" dedi yanındaki Timur şaşkın bakışlarla ona bakarken. Eğilip yüzüne baktı. Gördüğü görüntü ile rütbeyi bir kenara attı. "Ağlıyor musun lan sen?"
Timur daha önce çok şey görmüştü ama Karakurt'u, bunca yıllık dostunu ağlarken asla görmemişti. Arkadaşlarını toprağa verirken bile en önde durup, soğuk bakışlarla bakan bir adamdı Murathan. İçi acıdan kavrulsa dahi gözyaşını içindeki o yangına akıtır, dışına dökmezdi. Timur bunu bilirdi Bunun şaşkınlığı ile kısa bir an ne yapacağını bilemedi. Elini omuzuna attı sadece. "İyi misin sen Karakurt?" derken sesi endişe doluydu.
Gözleri kapandığı an yaşlar bir ordu gibi boşandı Murathan'ın yanaklarına. Elini ağzından çekmeden elindeki telefonu Timur'a doğru çevirdi. Ekranda küçük bir ultrason içinde ki tek bir beyaz nokta vardı. "Ha s**_r!" demiş bulundu Timur. "Gerçekten mi?"
Bartu değil," deyip geriye çekildi.
"Bro."
"Bro değil," deyip ağlayarak onu düzelttim.
"Brocuğum." Bartu daha fazla ağlamamı istemiyormuş gibi gülmeye başladı.
Brocuğum ne lan? Kibar kıro.
Çinçin'de bir kahvenin önünden geçerken;
- "Şurada bir çay içelim bari," dedim.
- "Bende bozukluk vardır herhalde," dedi Karabüklü. "O kadar da ölmedik." Bütün ceplerini yokladı, tek bozukluk çıkmadı: "Ölmüşüm lan," dedi.
Kendini anlayabildiğini söyleyen yalan söyler. Kim olursa olsun. Kendinin kim olduğunu öğrenmek için birilerine para verenler var bu hayatta. Empati, sempati, ne de havalı kelimeler. En iyi niyetli düşünce bile bencil. Kendi söküğünü dikemeyen benciller güruhu. Kendini tanımadan, başkalarıyla ilişkilerine isimler takan zavallılar. “Başka türlü tarif edemeyiz.” Yapma ya! Siz kimsiniz? Buyurucular, biliciler. Cevap verin bakalım; neden bu genç yaşında ölüm hastalığına yakalanır güzel abim? “Kendine iyi bakmadı, har vurup harman savurdu.” Yav, ben kendini anlamaktan bahsediyorum, kendine bakmak nedir? Bir aynanın karşısına geç, bak bakabildiğin kadar. Geçer mi böyle ömür? Ben böyle görmedim, böyle öğrenmedim ayrıca. “Hayatın devamı, değişen koşullara ayak uyduranlara bağlı.” Lan, sizin yaşınız kaç? Yüz falan olsa gerek di mi? Anlaşılan bugünden yarına değişebilecek kadar da oynaksınız. En büyüğümüz bile o yaşın yarısını biraz geçmiş. Sizin bu asırlık bilginize yetişmemize daha çok var. Ayıp olmuyor mu? Bir yandan bin yılların kadim öğretisine kısa bir ömürde erişmemizi isteyin, öte yandan o öğretiyi hemen unutmamızı… Mağazasınız lan siz! Birçok şubesi olan “Atalar” mağazası…