• (Çok güzel bir yazı, okumanızı istedim)

    😔😢😢
    Seksen yaşındayım ve geçen yıl, yetmiş sekiz yaşında ölen eşim, son nefesini vermeye yakın, “var mı bir isteğin?” diye sorduğumda, kedilerden nefret eden bana dedi ki, “lütfen kedimize iyi bak…” Evimizdeki kedinin, eşimin değil, ikimizin de kedisi olduğunu, evladımız olduğunu daha yeni anlayabildim. Meğer bir kedide eşimin kokusunu, sevgisini, şefkatini duyumsayabiliyormuşum ben…

    Bugün sekseninci doğum günüm ve eşime bir mektup yazdım. Bir özür, bir vefa, bir veda mektubu belki de. Eşim herkesi can bildiği için, yüreği herkese açık olduğu için, bu mektubu sizinle paylaşmamı isterdi diye düşünüyorum.

    Canım,

    Elli iki yıllık evliliğimizde beni hep çok sevdin, bana sabırlı ve incelikli davrandın. Sana çok teşekkür ediyorum bir tanem.

    Düğünümüzü anımsıyorum. Davetliler arasında olmayan Çingene çocuklar, sahneye çıkıp bizimle bir dans ettiklerinde çok kızmıştım ve sen bana demiştin ki, “ah, ne güzel bir düğün bu; çocuklar ne güzel dans ediyorlar…”

    İkimiz de Alevi değiliz ve sen birçok Aleviyle komşuluk ettin, dostluk kurdun. Seni çok incittim böyle yaptığın için. Geçen hafta ilk kez bir Alevi deyişi ezberledim. Ne kadar yaşarım daha bilmiyorum ama sana söz veriyorum, neyim varsa Alevi canlarla da paylaşacağım ; aşımı, suyumu, yüreğimi…

    “Bana bisiklet alır mısın?” demiştin otuzuncu doğum gününde. “El alem ne der, hem ayıp bu yaşında bisiklete binmen!” diye bağırmıştım. Ağlamıştın ve ben gözyaşlarını görmezden gelmiştim. İki ay önce, ilk kez bisiklete bindim ve kapımızın önünde bir bisiklet var şimdi…

    Çocuğumuz olmadı ve kontrollerde bununla ilgili sağlık sorununun benden kaynaklandığı anlaşıldı. Beni bir kez olsun incitmedin ve dedin ki, “yetiştirme yurdundan bir çocuğumuz olsun, o çocuk ikimizin de can`ı olsun…” Seninle günlerce konuşmamıştım…

    Cumartesi Anneleri`yle ilgili her haberi gözlerin dolarak takip ederdin ve ben onların terörist anneleri olduğundan öyle emindim ki. “Devlet diliyle konuşman reva mıdır, can dilidir bize yaraşan” dediğinde, seni cahillikle suçlamıştım…

    Ağrılı hastalıklarında bile gülümseyendin sen; bense nezle olduğumda bile suratını asan. Yorgan döşek yattığım zamanlarda, çorba pişirememeyi sana, hiç dert etmedim…

    Kırklı yaşlardaydık, bir Anneler Günü`nde dedin ki bana, “annemi çok özlüyorum… “ Daha çocukken yitirmişsin anneni ve verdiğim cevaptan bu yaşımda utanabildim daha. “mekanı cennet olsun!” Sana sımsıkı sarılamamak öyle acıtıyor ki şimdi içimi…

    “Canım, gökyüzü yıldız dolu, gelsene” diye beni balkona çağırmıştın ben futbol maçı seyrederken. “Asıl yıldızlar bizim takımda; vur lan, vursana be, puu şerefsiz!” diye bağrışımı ve “senin yüzünden golü kaçırdık!” deyişimi anımsadım şimdi. Seni çok yalnız bıraktım ben…

    İşaret dili öğrenmek isteyişini yadırgadım, “ne konuşulur ki sağır biriyle” dediğimde bana ilk kez acıyarak baktığını duyumsadım. Saatlerce sohbet edebildiğin sağır-dilsiz bir arkadaşın olmuştu ve ben çok şaşırmıştım…

    “Beraber bir kitap okuyalım mı?” demiştin bir gün; Sabahattin Ali`nin bir öykü kitabını göstermiştin “Bir öyküyü sen bana oku, bir öyküyü ben sana okuyayım” dediğinde gülümseyerek, “saçmalama, oku istediğin kitabı; sana karışıyor muyum hiç?” dedim ve bana ilk kez sitem ettin. “Çok şey mi istedim, bir öykü bile okumuyorsun bana…”

    Canım,

    Üç ay önce kanser hastası olduğumu öğrendim. Kanser hastası olduğumu öğrendiğim günden beri, şimdiye dek kanser hastası olanlara verdiğim tepkileri düşündüm. “Allah yardımcıları olsun” dedim en çok. Hiçbir kanser hastasıyla empati yapmadım; sen de dahil… Hiçbir kanser hastasının elini tutmadım; sen de dahil… Kemoterapi sonraları saçları dökülen sen, benden ıhlamurlu şampuan istemiştin saç dökülmesine iyi geliyor diye. İçimden, “boşuna para veriyorum kozmetikçiye” demiştim satın alırken. Ah, budala ben… Hayata bağlılığını ve hayata bağlı olmam gerektiğini anlamam için kanser tedavisi görmem gerekiyormuş illaki…

    Masal kitapları aldım bugün ve öykü kitapları. Yetiştirme yurtlarına gideceğim, hastanelere ve huzurevlerine. Kimsesiz çocuklara masallar okuyacağım, ağrısı sızısı olanlara Sabahattin Ali öyküleri ve belki de son demlerini yaşayanlara Sait Faik pasajları…

    Bugün sekseninci doğum günüm ve kocan olup da eşin olamayan beni bağışlaman en güzel hediye olacaktır bana bir tanem. İçini ferah tut olur mu; kedimize iyi bakıyorum ve ona senin şiir defterinden şiirler okuyorum gece yarıları…
  • Anatidaephobia: Bir ördek tarafından izleniyor olma korkusu
    Bu fobisi olan insanlar varmış lan düşünsene.
    Dışarı çıkamıyorum hocam ördekler var her yerde gizli gizli beni takip ediyorlar bilmiyorum mu sanıyorsunuz
  • Bu bayramda yine en güzel eti kendinize ayıracaksınız di mi lan! Sulu sulu kavurmalar ufff ağzım sulandı. Köfteler siziii..

    Hadi bayramınız kutlu ola!
    Dumbel kaldırıp ete gömülmeye devam.
  • (Etenşın pilis: Etkinlik bünyesinde yazılmış olan İnci'nin ve Büş'ün öyküleri okunduktan sonra okunursa daha makul bir okuma olacaktır.)

    "Ne içersiniz?"
    Bu iki kelimelik soruyu kırk beş dakika içinde otuz yedi kere sorması gerekiyordu. Bu daha on üçüncü soruşuydu.
    "İkisi bir arada."
    Bu cevabı önündeki otuz yedi yıl içinde doksan dört kez daha verecekti. Yükseklik korkusundan ötürü uçağa binemiyor, alçaklık korkusundan ötürü insanlardan mümkün olduğunca uzak duruyordu. Kahvesini ve kekini servis aracından kendisi aldı. Muavin bol dudak paylı, içi sıcak su dolu karton bardağı uzattığı sırada bir patlama sesi duyuldu. Ses ışıktan yavaş ama hareketten hızlıydı. Sesin ardından bir sarsıntı oluştu ve araç sağa doğru meyillendi: Sağ ön lastik, güm.

    Sol üst rafta ne varsa şimdi zemindeydi. Uyuyan çocuklar ağlayarak uyanmaya başladı. Belki de uyanarak ağlamaya başladılar. Otobüste her şey birbirine karışmıştı. Şoförün yakın zamanda bir dönüş yapması sonucu hızının yetmişlerde olması sarsıntının, korkunun ve hasarın şiddetini azaltmıştı. Muavin, sol böbrek bölgesine aldığı sert darbenin acısına rağmen kazazede yolcuları rahatlatacak şeyler söylemeye çalıştı. Ancak şoförün ağzından çıkanlarla yüzünden okunanlar birbirinden çok farklıydı. Köy yakın, kılavuz lüzumsuzdu.

    "Hayri abi! Var mı sıkıntı?"
    "Hayri abi?"
    Hayatın kellesini değil sillesini yemeye alışık olan usta uzun yol şoförü Hayri Okumuş, patlayan lastiğe en yakın olan kişi olduğu için en çok kendisi savruldu. Hafif süreli baygınlığın ardından gözlerini kırpıştırıp kendine gelmeye, içinde bulunduğu durumu anlamlandırmaya çalışırken ismini tiz bir çınlamayla birlikte duyar gibi oldu. İsmini zikreden ses tanıdıktı. Kamil'in sesiydi. Zaten Kamil'den başka kimsenin adını ünlemesine imkan yoktu. Otobüste ismini bilen tek kişi Kamil'di. Ancak Hayri Kaptan için şu pozisyonda bu çıkarıma ulaşmak imkansızdı.
    "Ne oldu lan Kamil, ne oldu bize böyle?"
    "Abi, lastik patladı herhalde."

    Şoför ve muavin kendine gelince velinimetleri olan sayın yolcularının durumlarını kontrol ettiler. Bereket ne acil ne de büyük sorunu olan bir yolcu vardı. Sadece arka koltuklarda bir kız içinde ölen hıçkırıklarla sessizce ağlıyordu. Elinde tuttuğu kıpırtısını yitirmiş bir kuşla bakışıyordu. Bu bakışma, akışmaya dönüştü. Bir iki su damlası aktı gözünden kıpırtısını yitirmiş olan kuşun üzerine. Üçüncü damlayla beraber kıpırtısını yitirmiş olan kuş kıpraşmaya başladı. Elinde kıpırtısını yitirmiş kuşla biyometrik fotoğraf çekilircesine ağlayan kız, şimdi yıllar sonra görüştüğü arkadaşlarıyla fotoğraf çekilircesine gülümseyerek ağlamaya başladı. Aynı tepki iki zıt etkiye karşı veriliyordu. Onun dışında 9 numara Erhan Bey "Anamı kaybettim, gören var mı?" diye etrafta aranıyordu. Muavin, "Beyefendi siz yalnız binmediniz mi? Otobüste annenizi nasıl kaybettiniz?" diye sordu. 9 numara Erhan Bey de "Yahu annemi demiyorum, kitabımdan bahsediyorum, o sarsıntıyla Gorki'nin Ana'sını kaybettim." Ömrü hayatında eline kitap almayıp en çok okuduğu şey trafik levhaları olan Kamil de "Yav Beyefendi, demin anamı kaybettim dediniz, şimdi de başkasının anasından bahsediyorsunuz, kafanızı bayağı sert vurdunuz galiba" 17 numara İbrahim Bey, "Kardeş, burada kitabın burada, buyur." deyip kitabı sahibine verince bu iletişim cebelleşi de sona ermiş oldu.
    Kuş öttü, kitap bulundu, lastik değişti, yorgan gitti, kavga bitti ve Yediveren Turizm'in değerli yolcuları ve mürettebatı yeniden yola düzüldü.

    Kamil işini yarım bırakmayı sevmezdi. Servis aracını tekrar düzenledi, eksikleri giderdi, suyunu kaynattı ve servise kaldığı yerden, 13 numaradan başladı.
    "Ne içersiniz?"
    Bu soruyu otuz altı kere daha sorması gerekiyordu ve henüz on dördüncüdeydi.
    "Valla birader, şekersiz kahve içmek istiyorum ama lastik patlayacak diye korkuyorum."
  • "Vurun lan , vurun , Ben kolay ölmem .
    Ocak'ta küllenmiş közüm , karnımda sözüm var halden anlayana ." Ahmet Arif
  • Yıllar üstümüzden geçti ezildik lan habire .