Onu son gördüğümde, ağırlaşmışçasına öne düşmüştü başı. Saçları alnını, gözlerini örtüyordu. En korktuğum, o an bakışlarını yerden kaldırıp bana bakmasıydı. En koktuğum... En çok istediğimde buydu, bakması, görmesi, bir sözcük mırıldanmasıydı. Bir işaret, bir sitem, bir veda... Hiçbirini yapmadı. İşte böyle bıraktı gözlerini bende. Bırakılacak başka kimsesi olmadığı için.
Beni ayakta tutan, bugüne değin dünya üzerinde, bedenimin üzerinde tutan her ne idiyse, ansızın kollarından bırakıvermişti. Bu ıssız, bütünüyle yabancı uçurumda, sarılabileceğim, tırnaklarımla, dişlerimle, olsun tutunup tırmanabileceğim tek bir sözcük bulamıyordum. Bulsam bile, bu çıplak, alçı rengi ellerle, kırılmış dişlerle mi tutacaktım kendimi?