Beni ayakta tutan, bugüne değin dünya üzerinde, bedenimin üzerinde tutan her ne idiyse, ansızın kollarından bırakıvermişti. Bu ıssız, bütünüyle yabancı uçurumda, sarılabileceğim, tırnaklarımla, dişlerimle, olsun tutunup tırmanabileceğim tek bir sözcük bulamıyordum. Bulsam bile, bu çıplak, alçı rengi ellerle, kırılmış dişlerle mi tutacaktım kendimi?
Bazı insanlar vardır, yüzlerine bakınca yakında öleceklerini anlarsın, sen öyle biri değildin, neşeli bir görüntün vardı, devamlı gülümserdin. Ölmemeliydin, bu kesinlikle bir hata olmalı.
Ne zaman sana ait bir şey görsem fena halde üzülüyorum, özellikle el çantanı gördüğümde. Eve her girdiğimde ve onu antredeki bir sandalyenin üstünde gördüğümde, senin evde olduğunu anlar, rahatlardım.
Artık, çantan hep orada ama sen yoksun.
García Márquez yazmıştı: "Sevdiğimiz insanlar bütün eşyalarıyla birlikte ölmeli."
Sylvie daima, herkese teşekkür ederdi. Herkesten özür dilerdi ve bu beni sinirlendirirdi. Sanki dünyaya geldiği için özür diliyordu, rahatsız etmekten korktuğu için, sanki fazlaydı o, sanki davetsiz gelmişti.