İçmek insana mahsustur, öyleyse içelim...
Şarap dolu mermer kadehleri kaldırıp hep bir ağızdan "Dionysos'a!" dediler. "Zeus aşkına!" diyenler de oldu. Ben de "Hayata..." dedim kısık bir sesle. İstem dışı çıkmıştı ağzımdan. Çoğu kimsenin duymadığından emindim. Hayata içmeyeceksek başka ne için içecektik ki? "Bibere humanum est ergo bibamus" dedi bir başkası. Latince söz duymak hoşuma gitmişti. Benden Bana Ne
Kitap Alıntısı
Veni, Vidi, Vici
Latince sözler serisi no: 4
Reklam
Agah Aydın...
<Bir spor kanalının yıllar önce kullandığı bir sloganı hatırlarım: "Maçları seyretmeden seyretmiş gibi olacaksınız." Ne tuhaf bir vaat. Aslında söyledikleri şuydu: Oyunu görmenize gerek yok, insanların oyun hakkında konuştuklarını dinlemeniz yeterli. Çünkü insan, olup bitenden çok, olup biten hakkında anlattıklarıyla yaşar. Belki de psikoterapi tam da burada başlar. Mikroskobun altında hücreyi, tomografinin içinde organı arayan meslektaşlarımızın bazen gözden kaçırdığı şey budur: İnsan, kendi dedikodusundan yapılmıştır. Hayat dediğimiz şey, büyük olaylardan çok, o olayların çevresinde örülen küçük anlatılardan oluşur. Bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin, yıllardır unutulmamış bir sözün dedikodusundan... Psikoterapistler hastalıkları değil, insanların kendi hikâyeleri hakkında söyledikleri şeyleri dinler. Çünkü çoğu zaman insanın kaderi, başına gelenlerde değil; başına gelenleri nasıl anlattığında gizlidir. Ve belki de insan, bir başkasının ağzında dolaşan, sonra kendi içine yerleşen uzun bir dedikodudur. Başka bir deyişle insan, biraz başkalarının anlattığı, biraz da kendi kendine anlattığı bir söylentiden ibarettir. En komik olanlar, dedikoduyu çoktan geride bıraktığını düşünen rasyonalistlerdir. Oysa onlar da yalnızca dedikodularını Latince terimlerle anlatırlar. İnsan aklının en büyük başarısı, hikâyelerini gerçek sanabilmesidir. En büyük trajedisi ise buna inanmasıdır.>
Roma battığında Latince hemen yok olmadı. Aksine, kilisenin, diplomasinin ve hukukun ortak dili olarak yüzyıllarca yaşadı. Ancak çöküşten yaklaşık 500 yıl sonra (9. ve 10. yüzyıllar civarı), Latince artık halkın konuştuğu bir dil olmaktan tamamen çıktı ve yerini Eski Fransızca, İtalyanca, İspanyolca gibi yerel (Romen) dillere bıraktı.
1000Kitap
Erkeklerin işkolikliği üzerine bahaneleri
Ya bu latince öğretmeni şaka mı? Oğlu yeni ölmüş tiyatroya dönmesi gerekiyormuş. Agnes gidemezsin londraya diyor. Gitcem de gitcem mecburum… kadın ne dedi ama? “ Oltaya takılan balık gibi, o yere takılıp kaldın sen. Kafanın içindeki o yere. Uzun zaman önce orada koca bir ülke, göz alabildiğine uzanan bir manzara görmüştüm. Oraya gittin ve orası artık senin için her yerden daha gerçek. Hiçbir şey seni oradan uzaklaştıramaz. Bunu görebiliyorum. Görmediğimi zannetme.” Heheeyyyyt latince öğretmeni sen bu kadını hiç mi tanımadın… Ha Hamnet
DEVLET AKLI'NIN TARİHÇESİ - FAİLİN GİZLENMESİ
“Devlet aklı” denilen şey, modern siyasetin en eski bahane ya da silahlarındandır. Kavramı deştiğimizde karşımıza oldukça aşina olduğumuz bir isim çıkıyor, Makyavelli. Ya da orijinal yazımıyla Niccolò Machiavelli. Bu insanlığın baş belası herif siyasal düşüncede “devlet aklı”nın ilk tohumlarını Prens (1513) adlı kitabında atıyor. Machiavelli, doğrudan “devlet aklı” kavramını sistemleştirmez belki ama muazzam bir ilham kaynağı olur. Çünkü Machiavelli’nin radikal hareketi şudur: Siyaseti ahlaktan özerkleştirmek. Bilinler bilir; Ortaçağ siyasal teorisinde, yönetim ahlaki bir aktivitedir. Hükümdar, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi gibi düşünülür. Yönetmek, aynı zamanda ahlaksallaştırmak demektir. Aristotales, eserlerinde erdem kavramı yerine ilginç bir kelime kullanır: Virtüler ahlak! Virtüler ahlak, cesaret, hikmet, direnç, sabır gibi temel ardamların bütünü içerir ve bu hasletler kural olarak değil, özümsenmiş olmak zorundadır.  Siyasal teoride ise Virtüler ahlak ile başarılı yönetim, aynı şeydir. Hatta virtüler ahlakı olmayan bir yönetim, başarılı olamayacağı inancı vardır. Machiavelli alçağı önce bunu kırıyor ve diyor ki: Eğer hükümdar başarılı olmak istiyorsa, bazen ahlaken davranması gerekse bile, bu başarı odaklı olmalı ve başarı tam tersini gerektiyorsa ahlak ve etik kuralları yok kabul edilebilir. Hatta diğer edisyonlarda bulamayabilirsiniz ama Cambridge’in Botero baskısında, bu gerilim çok açık şekilde ortaya koyar: “Ahlaken yönetmek ile başarılı yönetmek arasında bir gerilim vardır. İkisini birden gerçekleştirmek, çoğu zaman imkânsızdır.” İşte bu gerilim, modern siyasetin doğum anıdır. Çünkü bu andan itibaren, yönetim pratiği, ahlaki değerlendirmenin dışına çıkabiliyor. İktidarın korunması, düzenin sürekliliği, gerektiğinde ahlaki normların askıya
Tarih
Reklam
Reklam