Dünyada varoluşumun bu kadar sorunlu olacağını hiç tahmin etmemiştim. Yirmi yaşında, kalıbı, rotası, adı gayet belli bir hayata yazılıydım. Otuz yaşına geldiğimdeyse, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk kadar şaşkındım. Ne bir rotam, ne kalıbım, ne de adım kalmıştı artık. Bildiğim, öğrendiğim hiçbir şeyden emin değildim. Ağzımı araladığımda, dudaklarım yuvarlaklaşıp bir balık misali ağır ağır açılıp kapanıyor, beynimde cümle fikrimi felç eden sıcak, koyu sıvılar dolaşıyordu. Oysa yaşlandıkça, en azından birkaç şeyden emin olması gerekmez miydi insanın ?
Hep yarım kaldım, hiç tam doymadım, tam bağırmadım, tam dokunmadım. Bıçak ruhumda dehşet bir fısıltı gibi ilerledi ve ben tam ortamda yarıldım. Ruhuma bir hayat yakıştıramadım.
Romanın ilk sayfaları beni içine çekti doğa toprak insan bağlamı ve betimlemeler bana Yaşar Kemal’in Çukurova’sını anımsattı .
İçerik olarak da beklentimin üstüne çıktı savaşın yıkıcılığı ama yılmayan bir ana ve onu her türlü bağrına basan topraklar
Ana karakterin (Tolunay)duruşu sabrı gücü inanılmaz etkiledi beni
Çocukların nasıl fiziki bir anası varsa imgesel olarak bir milletin de anası toprak olgusu kitabın vermesi gereken en derin mesajdı