Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını
duyularımızla, gerek yapıları gerek kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür. Körlük, birbirlerini görmeleri hâlinde beraberlikleri düşünülmeyecek nesnelerin ve yaratıkların yan yana bulunabilmelerine olanak tanır. Zamanın artık çekilmez olduğu, taşınması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi, ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir.
O, kimi zaman öylesine tinseldi ki kadınlığımı yok olmuş hissederdim, diğer zamanlarda ise öyle vahşi ve ihtiraslı, öyle arzu doluydu ki karşısında nerdeyse titrerdim. Kimi zaman bir yabancı gibi görürdü beni, diğer zamanlarda ise kendini tümüyle bana verirdi; o zaman kollarını atıldığımda kimi kez her şey birden değişir ve sanki bir buluta sarılırdım. Bu ifadeyi onu tanımadan önce de bilirdim, ama ne anlama geldiğim o öğretti bana; bunu ne zaman kullansam hep onu düşünürüm, kafamdan geçen tüm düşüncelerin onunla ilgili olması gibi. Ben müziği oldum olası sevdim ve o da eşsiz bir
enstrümandı; her zaman canlı, hiçbir enstrümanda olmayan bir genişliği vardı, tüm duyguların ve ruhsal durumların bir özetiydi o, hiçbir düşünce onun için fazla yüce ya da fazla umutsuz değildi, bir sonbahar fırtınası gibi gürleyebilir, duyulmaz bir sesle fısıldayabilirdi. Benim hiçbir sözüm etkisiz değildi ama yine de sözlerimin mutlaka etkili olduğunu da söyleyemem, çünkü hangi etkiyi yapacaklarım bilmem olanaksızdı. Tanımlanamaz ama gizli, kutsal, adlandırılamaz bir heyecanla dinlerdim o ortaya çıkmasına kendi sebep olduğum hem de olmadığım, o müziği; hep bir armoni vardı, o beni büyülerdi.