Aslında hepimiz dağılıp gideceğiz, dedim, sen de ben de, hepimiz. Hiçbirimiz kendimize ait yerlerde gezinmiyoruz.
Birbirimize nasıl bakacağımızı bilmediğimiz için. Hiçbirimiz basit, yalınkat görmüyoruz kendimizi de, başkalarını da. Kendimizde ve onlarda olmayan nitelikleri yakıştırarak bakıyoruz. Sonra bir gün gerçekle karşılaşınca düş kırıklığı.. bundan dağılıyoruz
"İşte bu dünya tiyatrosunda, sahnesinde de aynı şey olur," dedi Don Quijote. "Kimileri imparator rolü oynar, kimileri papa; kısacası bir tiyatroda bulunabilecek bütün roller vardır. Ama sonunda, yani hayatın sonuna gelindiğinde, ölüm herkesin sırtından, onları birbirinden ayıran giysileri çıkartır; mezarda herkes eşittir."
Hayatı lotus çiçeğine benzeten bir metafor okumuştum. O günden beri zihnimde sakin bir yerde duruyor. Lotus çamurun içinde büyüyor ama çamuru üzerinde taşımıyor. Yapısı öyle ki, üstüne düşen en küçük su damlası bile kiri tutunamadan üzerinden kayıp gidiyor. Kirle temas ediyor ama kirle özdeşleşmiyor. Belki de hayat tam olarak böyle bir denge istiyor bizden. Koşullarımızı seçemeyebiliriz; hangi suyun içinde açacağımıza her zaman biz karar vermiyoruz. Ama o suya dönüşüp dönüşmemek bizim elimizde. Çamurun içinden çıkıp yine de temiz kalabilmek, karanlığı tanıyıp ona benzememek... Çünkü mesele çamurun içinde olmak değil, çamura dönüşmemektir.
🤍🪷