Siyasetin öznesi olan "seçmen ve delege" yerini, artık "yargı kararlarına" bırakmış durumda. Şu an CHP'de izlediğimiz şey, bir "siyasal erozyon"; yani kurumun kendi iç hukukundaki çatlakların, dışarıdaki siyasi mücadeleyi tamamen yutması. Siyasette liyakate dayalı "kurumsal" yapılardan ziyade torpile dayalı "himaye" (patronaj) ilişkisine dönüşmüş şirketler benzeri siyasi partiler oluşmuş durumda.
Siyaset biliminde bir lider, başarısız olduğu durumlarda bile koltuğunu koruyabiliyorsa, bu o liderin çok güçlü olmasından ziyade, partinin karar alma mekanizmalarının "liyakatten ziyade sadakata" dayalı bir yapıya dönüşmesinden kaynaklanır.
Kılıçdaroğlu örneğinde; 38. Kurultay'dan itibaren atılan adımlar, partiyi olası bir "dışarıdan müdahale" veya "tabandan gelen bir değişim" dalgasına karşı korumaya yönelik, tamamen defansif bir hattı temsil ediyordu. Bu tür sistemlerde, lider etrafına kendine "göbekten bağlı" bir kadro kurar. Bu kadro; etnik, mezhepsel, hemşericilik veya ideolojik yakınlık üzerinden oluşabilir. Liderin burada yaptığı şey, kimlikleri bir "kalkan" olarak kullanmaktır. Yani o kimliği temsil ettikleri için değil, lidere sadakatlerini tescilledikleri için oradadırlar.
Siyasi partiler, şeffaf denetim mekanizmalarını (tüzük, ön seçim, delege iradesi) kaybettiğinde, aslında bir "cemaat" yapısına bürünürler. "Belirginleşen ahlaksızlık" dediğimiz şey, aslında kurumsal denetimin tamamen ortadan kalktığı bir ortamda, gücü elinde tutanların hiçbir hesap vermeme duygusuna kapılmasıdır. Bu, sadece CHP'ye veya belirli bir gruba özgü değildir; denetimsiz gücün olduğu her yerde (ister bir holding, ister bir devlet kurumu, ister bir siyasi parti olsun) "yozlaşma" kaçınılmazdır. Lider, kendi kadrosunu oluştururken, o kadronun "her koşulda lidere biat etmesini" şart