Lie to me dizisinden sonra okumuştum gayet keyifliydi bir kişinin oturmasından el hareketlerine kadar değiştirebilecek dikkatini arttıracak bir kitap dizi ile kombinleyince çok daha keyifli :)
Sevgili Tomris Uyar’ın Adnan Semih’in etkisinde kalarak Andrew Jolly’den çevirdiği bu küçük ama içerik olarak dev yapıt Kafka, Camus ve Dostoyevski karışımı bir estetik tatla kimlikleşiyor, belleklerimizde bir hüznün romanı olarak irileşiyor.
Yapıtın yazarı hakkında yeterli bir bilgiye ise ulaşılamamış. Ancak bu bilge başka bir roman daha yazmış bu bilgiye ben ulaşmadım çünkü araştırmadım. Araştıranlara selam olsun. Diğer kitabının adı; A Time of Soldiers. Başka kitapları var mı? Bilmiyorum.
Seni İçime Gömdüm, yaşamın odağında parçalanan aşk, sevgi değil ama bunların üstünde ya da bunların da anlamlandıramadığı psikososyal bir sürece denk geliyor. Yüreğe gömülen bir sevda neye denk gelir? Bence en acı ayrılıklara… Yapıt, ötekilerin romanı. Kavminden sürülmüşlerin…
Bir çığlığın romanı: Seni İçime Gömdüm (Lie Down In Me). Yalın! Romanın erkek kahramanlarından Kabrero, kimdir ne iş yapar varlığını nasıl tanımlar ona da bakalım inceleme boyunca. Ama bir sevdanın ardı sıra sürüklenen bir insana bakar gibi.
Roman: “Tan ağarırken ölmüştü kız.” cümlesiyle başlar. Kızılderili olan bu kız, hastadır. Bakıma muhtaçtır. Yaralıdır. Hasta bir kıza tutkuyla eğilişin alanı bir evliliğe kayar. “Karı” olarak kendi topraklarının kızlarından birisini seçmez kahraman. Eski kamyonlar yağlı çadırlar misalidir hayat… O yüreğindeki yangına tutkundur.
Ağabeyine, sevdiği kızın ya da takıntılı bir şekilde içerikleştirdiği kadının hastalığından söz bile etmez:
“Ağabeyine yaradan söz açmayı düşünmedi bile. Duygularını tıpatıp açığa vuracak sözcükleri bulabilse de -diyelim ki vardı böyle sözcükler- yine bir işe yaramazdı; onun sözcükleriyle ağabeyinin aklından geçenler, birbirini tutmuyordu ki” (s.14).
Ağabeyi Kızılderili sosyal kişilik/toplum yaşantısını kendince gördüğü için kardeşinin vazgeçmesi
tüm hikayenin wanda etrafında döndüğü bi hikaye olduğu için tabiki beğendim ama scarlet witchi daha fazla görmek isterdim. Kızın başrol olduğu bi haikayede bile güçlerini çooook pasif görüyoruz.Onun dışında kitabın ortasında herkesin istediğini elde ettiği bi hayat bırakalım kalsın görüşüne bi kaç kişinin daha katılıp ayırılmasını isterdim daha inandırıcı olurdu çok kahramanca hareket ediolar. sonunda wanda kazandı biraz havada kaldı no lie
House of MB. Michael Bendis · Marmara Çizgi Yayınları · 2016209 okunma
İnsanlar; okudukları, izledikleri ya da duydukları herhangi bir eserde duygulanırlar. Bu yüzden de sanarız ki herkes aynı eserde duygulanacak, bir şeyler hissedecek, canı acıyacak. Oysa öyle değil. Mesele eserin acıklı, üzücü, dram dolu olması değil. Mesele o hissi bilmek, eserdeki olayı hissedebilmek. Empati denebilir ama bence tam olarak empati de değil. İlahi Yalan'ın özelliklerinden biri de bu. İçinde hisseden için de bir şeyler var hissetmeyen için de. Hepimizi ortak bağlayan tek şey de diyebilirim "yalanlar" umut etmek için inandığımız beyaz yalanlar. Kitabın orjinal ismi "The Gods Lie" tanrıya atfedilen yalanları kastediyor ama bile bile inandığımız bizi hayata tutmayı sağlayan yalanları beyaz yalanlar olarak adlandırabiliriz. Çünkü hepimiz en bir kere olmayacağını bildiğimiz bir söze, bir yalana tutunduk; umut kaynağımızdı, dayanağımız, direnme gücümüz, tutunacak en sağlam dalımızdı belki yalandı ve yalan kötüydü ama yine de her şeyimizdi.
dili akıcıydı kısa sürede bitti ama açıkçası beni pek tatmin etmedi. daha önce yazarın kitaplarını okuyanlar için sonu bir şekilde tahmin edilebilirdi. belki bir yerde sağlam ters köşe yapar diye umut ettim ama o da olmadı. twistler var ama pek etkisi yok :(
Never LieFreida McFadden · Hollywood Upstairs Press · 20225bin okunma
In Ward No. 6, Anton Chekhov constructs a quiet but devastating meditation on suffering, indifference, and the fragile boundary between sanity and madness. Set in a decaying provincial hospital, the story revolves around Dr. Andrey Yefimych Ragin, a man who has retreated into intellectual detachment as a way of coping with the bleakness of life. The hospital itself, neglected and almost forgotten, becomes more than a setting; it functions as a symbol of a broader social and moral decay, where suffering is not only present but systematically ignored.
At the center of the narrative lies a philosophical tension that gradually unfolds through the doctor’s encounters with the patient Ivan Dmitrich Gromov. Ragin subscribes, at least superficially, to a version of Stoicism. Stoicism, originating in ancient Greek philosophy, teaches that individuals should cultivate inner peace by accepting what they cannot control and by remaining indifferent to external pain or pleasure. In its original form, it is a disciplined ethical system aimed at resilience and moral clarity. However, Ragin’s interpretation is hollowed out. What he practices is not active moral strength but passive withdrawal. He convinces himself that suffering is insignificant, that pain is merely a matter of perception, and therefore not worth resisting. This belief allows him to justify his inaction in the face of the hospital’s inhumane conditions.
Gromov, by contrast, embodies a radically different philosophical stance, one that could be described as an existential sensitivity to injustice. He is deeply affected by the possibility of suffering, oppression, and arbitrariness in human life. His anxiety and paranoia are not presented merely as symptoms of illness but as exaggerated responses to real conditions of