• “Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır,
    Bomboş sahillerdeki coşkudadır.
    İnsan elinin değmediği bir yerdedir,
    Denizin diplerinde ve gürlemesindedir.
    İnsanları severim ama doğayı daha çok severim…”

    Lord Byron
  • yolu olmayan ormanlarda mutluluk vardır. 
    yalnız yürünen deniz kıyısında sevinç. 
    topluluklar vardır kimsenin zorla girmediği derin denizlerde, sesinde de müzik. 
    insanı az seviyorum diyemem, 
    ama doğayı daha fazla...
  • '' Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır, bomboş sahillerdeki coşkudadır. İnsan elinin değmediği bir yerdedir, denizin diplerinde ve gürlemesindedir. İnsanları severim, ama doğayı daha çok severim. ''
    Özgür Bacaksız
    Sayfa 142 - Destek Yayınları
  • Çileci rahibin kullandığı, şu ana kadar görmüş olduğumuz yöntemler - yaşam duygusunun topyekûn hafifletilmesi, mekanik etkinlik, küçük sevinçler, özellikle de “en yakındakileri sevme”nin verdiği küçük sevinç, sürü örgütlenimi, cemiyet gücü duygusu uyandırma ve bunun sonucunda bireyin kendine karşı duyduğu usancın onun cemiyetin büyüyüp gelişmesinden aldığı zevk yoluyla bastırılması - bunlar çileci rahibin bıkkınlıkla savaşında kullandığı, modern ölçülere göre masumane yöntemler: şimdi bir de daha ilginç olanlara, “suçlu” yöntemlere bakalım. Bunların tümünde söz konusu olan bir tek şey vardır: herhangi bir duygu taşkınlığı, - bunun o ağır, felç edici, uzun ıstırap vericiliğe karşı en etkili uyuşturma yolu olarak kullanılması; bu yüzdendir ki rahip yaratıcılığı, şu bir soruyu bulurken neredeyse tükenmez olagelmiştir: “bir duygu taşkınlığı hangi yolla elde edilir?”... Bu, kulağa haşin geliyor: “çileci rahip her zaman, tüm güçlü duygulanımların içerdiği coşkudan yararlanmıştır” demiş olsaydım kulağa daha hoş gelirdi kuşkusuz. Ama modern hanım evlatlarımızın yumuşamış kulaklarını neden daha da okşayalım ki? Neden kendi hesabımıza onların laf-ikiyüzlülükleri karşısında bir adım bile olsa geri atalım ki? Biz psikologlar için, bizi tiksindirecek olması bir yana, bir eylem-ikiyüzlülüğü demek olurdu bu. Nitekim bugün bir psikoloğun iyi beğeni sahibi olduğunu gösterir bir şey varsa, - kimileri onun “dürüstlüğü” de diyebilir buna - o da insan ve nesneye ilişkin neredeyse tüm modern yargılara bulaşmış olan o rezilce ahlaksallaştırılmış konuşma tarzına direnmesidir. Çünkü şu konuda aldanmaya gelmez: modern ruhların, modern kitapların en esaslı özelliği yalan değil, ahlakçı yalancılığın iliğine dek işlemiş olan masumiyettir. Bu “masumiyet”i her yerde tekrar tekrar ortaya çıkarmak zorunda olmak - bizim işimizin, bugün bir psikoloğun üstlenmek durumunda kaldığı, kendi de pek sakıncasız sayılamayacak o işin en iğrenç yanı budur belki de; bizim büyük tehlikemizin bir parçasıdır, - belki tam da bizi büyük tiksintiye götüren bir yoldur... Modern kitaplar (diyelim ki kalıcı oldular, ki bu konuda endişelenmeye gerek yok elbet ve yine diyelim ki günün birinde daha kesin, daha haşin, daha sağlıklı bir beğeniye sahip bir nesil geldi) - tüm modernlik bu neslin ne işine yarardı, yarayabilirdi bundan hiç kuşkum yok: onları kusturmaya yarardı, - bunu da ahlaki güzelleştirmesi ve sahteliği sayesinde ve kendini “idealizm” diye adlandırmaktan hoşlanan ve mutlaka kendini idealizm sanan en içsel feminizmi sayesinde becerirdi. Günümüzün okumuşları, “lyi”lerimiz yalan söylemezler - doğrudur; ama bu onlara saygıdeğerlik kazandırmaya yetmez! Asıl yalan, sahici, kararlı, “dürüst” yalan (ki bunun değeri hakkında Platon’a kulak verilmelidir) fazlasıyla katı, fazlasıyla kuvvetli bir şey olurdu onlar için; onlardan beklemeye hakkımız olmayan bir şeyi, gözlerini açıp kendi üzerlerine çevirmelerini, kendilerinde “doğru” ve “yanlış”ı ayırt edebilmelerini gerektirirdi. Onlara yalnızca dürüst olmayan yalan yakışır; bugün kendini “iyi insan” olarak duyumsayan şeylerin hepsi herhangi bir mesele karşısında sahtekâr-yalancı, uçsuz bucaksız-yalancı, ama masum-yalancı, sadakatli-yalancı, saf-yalancı, erdemli-yalancı bir tavırdan farklı bir tavır almaktan tümüyle acizdir. Bu “iyi insanlar”, - bunların topu baştan aşağı ahlaksallaşmış, dürüstlük konusunda da sonsuza dek rezil olmuş ve kepaze edilmişlerdir: içlerinden hangisi “insan hakkında” bir hakikate dayanabilir ki artık!.. Ya da daha elle tutulur biçimde sorarsak: içlerinden hangisi gerçek bir yaşamöyküsüne katlanabilir ki!.. Birkaç gösterge: Lord Byron kendisi hakkında en kişisel bazı şeyleri kaleme almıştı, ama Thomas Moore bunlar için “fazla iyi”ydi: yaktı arkadaşının kâğıtlarını. Aynı şeyi Dr. Gwinner’in de yaptığı söylenir, Schopenhauer’ın vasiyetinin sorumlusu: Schopenhauer da kendisi hakkında ve belki de kendi aleyhinde (âìò ἐấöôüἰ [eis heauton, kendisi hakkında]) birkaç şey kaleme almıştı zira. İşinin ehli Amerikalı Thayer, Beethoven’in biyografisinin yazarı, bir anda kesiverdi çalışmasını: bu saygıdeğer ve safça yaşamın bir yerinde daha fazla dayanamadı ona... Çıkarılacak ders: hangi akıllı adam oturur da kendisi hakkında dürüst bir laf yazar ki bugün? - Kutsal Gözü Karalar Tarikatı’ndan olması gerekir böylesinin. Richard Wagner’in bir özyaşamöyküsünü vaat ediyorlar bize: bunun kurnazca bir özyaşamöyküsü olacağından kim kuşku duyabilir?.. Katolik rahip Janssen’in Alman Reformasyon Hareketi’ni aşırı derecede sade ve zararsız biçimde betimlediği yazısıyla Almanya’da yaratmış olduğu o gülünesi dehşeti hatırlayın; kim bilir ne kıyamet kopardı, biri çıkıp da bize bu hareketi bir kere de farklı anlatsaydı, bir kere de gerçek bir psikolog gerçek bir Luther anlatsaydı, bir taşra rahibinin ahlakçı budalalığı, protestan tarihçilerin tatlımsı ve saygılı çekingenlikleri ile değil de, Taine’ce bir korkusuzlukla örneğin, bir ruh kuvvetinden hareketle, kuvvete gösterilen kurnazca bir endüljanstan hareketle değil?.. (Bu arada şunu da belirtelim ki, Almanlar sözü geçen protestan tarihçi tipinin en klasik örneğini sonunda, gayet de mükemmel bir biçimde kendi içlerinden çıkarmışlardır, - kendilerine mal edip gurur duyabilirler onunla: Leopold Ranke’yle vermişlerdir bu örneği, o her causa fortior’un [daha güçlü neden) klasik savunucusu olmak için yaratılmış olanla, tüm kurnaz “olgucular”ın o en kurnazıyla.)
  • On sekiz yaşındayken öğretmeninin kollarında kaçar.Yirmisinde,ev işlerine karşı meşhur beceriksizliğine rağmen evlenir ya da evlendirilir.Yirmi birinde,kendi inisiyatifiyle matematik mantığı öğrenmeye koyulur.Bunlar bir hanımefendiye uygun işler olmasa da ailesi onun bu kaprisini kabullenir;bu şekilde aklı belki de yerine gelecek ve mahkum olduğu baba mirası delilikten kurtulacaktır.Yirmi beşinde, at yarışlarında para kazanmak için olasılık teorileri üzerine kurulu asla yanılmaz bir sistem icat eder.Ailenin bütün mücevherlerini bahse yatırır.Hepsini kaybeder.Yirmi yedisinde devrimci bir çalışma yayınlar.Kendi ismiyle imzalamaz,zira bir kadının bilimsel bir esere imza atması olacak şey midir?Bu eser onu tarihin ilk program yazılımcısı yapar:Tekstil işçilerine müthiş zaman kazandıran bir makineye komutlar yüklemek için yeni bir sistem geliştirmiştir.Otuz beşinde hastalanır. Doktorlar histeri teşhisi koyarlar.Aslında kanserdir.1852'de,otuz altısındayken ölür. Yüzünü hiç görmediği babası,şair Lord Byron da bu yaşta ölmüştür.Bir buçuk asır sonra,ona duyulan saygıyı göstermek için,bilgisayar program dillerinden biri Ada diye adlandırır.
  • "Bir damla mürekkep, bir milyon kişiyi düşündürebilir..." İskoç yazar Lord Byron'un bu sözünün, kalemin gücü ile ilgili söylenmiş en güzel söz olduğunu düşünüyorum. Ve bugün bitirdiğim bu kitabın da, bu sözün en sağlam en lezzetli doğrulayacılarından olduğunu.
    Anadolu'da "Otu çek,köküne bak..." der eskiler. O misal; insanın şifresi de, toplumun şifresi köklerinde gizlidir. Hüseyin Nihal ATSIZ; kuşkusuz ki bu kökü en iyi analiz eden ve edebi gücüyle de okuyucuyu derinden sarsan muhteşem bir yazar.
    "Bozkurtlar"; ölüm ve diriliş temalı iki kitabın Ötüken Yayıncılık tarafından tek kitapta birleştirilmiş hâli. Okutan değil,yaşatan bir eser. Özellikle eski Türk törelerinde kadının yeri ve gücünü okurken; yüzyıllar içinde nasıl bu kadar tersine akabildiğimize, nasıl bu kadar -kadın- ı işkence edilen,öldürülen ve her yerde ilk fırsatta sözüm ona haddi bildirilen bir acziyete bürüdüğümüze inanamadım. Ama şuna bir kere daha inandım ki; kadını nereye koyarsan, toplum olarak sen de oradasın. Kadına değer biçerken ne kadar paye verirsen, sen de o kadarsın.
    Hüseyin Nihal ATSIZ'ın muhteşem kalemiyle Ötüken'i okumak değil; bozkırlarda bir destan yaşamak için bu kitap bir zaman makinesi tadında, atlayın atınıza ve tadını çıkarın.
  • Diyeceğim kalmadıysa da , oyalanıyorum şimdi
    Ve bu kâğıda damgamı basmayı göze alamıyorum
    Sonuna dek götürsem bile bu işi
    Daha da çok artacak mutsuzluğum:
    Yaşamazdım şimdiye dek, öldürseydi acı insanı,
    Ölüm kaçınıyor kendini vurmasını dileyen alçaktan,
    Bu son vedalaşmayı da ölmeden atlatmalıyım,
    Seni sevmek, sana dua etmek için hayata katlanmalıyım.