Kitap beni çok etkiledi. Sonuna kadar büyük bir heyecan intikam duygusuyla okudum. Fakat tek bir cümle ile son buldu Evet ondan da vazgeçiyorum. İnanılmaz bir üslüp inanılmaz bir dil inanılmaz bir yazar
UtançJ. M. Coetzee · Can Yayınları · 20183,539 okunma
Uzun bir aradan sonra okuduğum bir kitap hakkında düşüncemi yazmak istedim. Öncelikle Nobel Edebiyat Ödülü almış bir kitap olmasına şaşırdım; kitaptan içerik, dil ve sanatsal beklentim daha fazlaydı. Olay örgüsü kolay akan, dili sade ve anlaşılır bir kitap. Karakterlerin hayatından kısa bir zaman kesiti sunuyor, kitabın sonuna yaklaşırken bazı durumların sonunu merak ediyordum ama o merak çözülmüyor, yani benim için anlamlı bir son olmadı, bir şeyler havada kaldı. Bununla birlikte, ana karakterin dürtüsel olması, gördüğü her kadına cinsellik penceresinden bakması, kadına sadece güzellik üzerinden değer yüklemesi sinir bozucu. Bende iz bırakan bir okuma olmadı.
UtançJ. M. Coetzee · Can Yayınları · 20183,539 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Önüne geçemediğim bir öfke, ardından gelen bir sorgulama… Utanç, okuması kolay ama etkisi uzun süren bir romandı. Karakterlerle bağ kurmak kolay değil; hatta bazı kararlarını anlamakta ve kabul etmekte zorlandım. Ancak belki de kitabın gücü tam da burada yatıyor. İnsan doğasının kusurlarını, utancı, suçluluğu ve değişen hayatlar karşısındaki çaresizliği yalın ama çarpıcı bir dille anlatıyor. Bittiğinde aklımda kesin yargılardan çok sorular kaldı. Bazı kitaplar keyif verir, bazıları iz bırakır. Utanç, rahatsız eden ama düşündüren ve bende iz bırakan kitaplardan biri oldu.️️️️️/5 Utanç
Kitabın isminden dolayı çok farklı bir kitap okuyacağını düşünmüştüm. Ama yazar şaşırttı beni. J. M. Coetzee 'den okuduğum ilk kitap. Ve sarsıcı bir konu.
Üniversitede hocalık yapan 52 yaşındaki David iki kere evlenip boşanmış ve bir kızı olan ama aynı zamanda tutkularına engel olamayan, öğrencileriyle bile cinsel münasebette bulunan bir kişi. Ve okul yönetimi bu durumu öğrenince David'in ilişiğini bir şekilde kesiyor okulla. David'in öğrencisiyle yaşadığı münasebet farklı boyutlarda yalnız. Biraz zorlama gibi hafif tecavüzvari.
Kızı Lucy'nin yanına gidiyor. Kızının çiftlik benzeri bir evi var. Cape Town denilen bir bölgede yaşıyor ve orada siyahiler var anladığım kadarıyla. İlk başta kızı babasından, babasının onun yanında kalmasından memnun. Fakat talihsiz bir olay gerçekleşiyor ve işte orada, yaşananlardan dolayı baba ve kızın arasında bir uçurum oluşuyor.
David'in genç kızlara yaşattığı şeyin çok daha beterini kızı yaşıyor. Belki de kızı babasını suçluyor. Zaten mantık onun düşünmeye itiyor insanı.
David'e bir baba olarak hem üzülüyorsunuz, hem nefret ediyorsunuz ondan. Adamın kızı hakkındaki düşünceleri bile leş. Yer yer beni rahatsız etti. Belki de ben henüz alt metnini anlayacak kapasitede değilimdir. Böyle rahatsız edici bir konu okumak isterseniz buyurun. Sürükleyici, kendini hızlı okutan bir kitap.
İyi okumalar...
Sonuna doğru biraz afallatıp, anlam karmaşası yaşatmasına rağmen çok sevdim kitabı. Yalın, sürükleyici ve kalbe dokunan bir kitaptı benim için, tavsiyemdir ilk fırsatta okuyun.
Demir Çağı, ilk bakışta sakin ve kişisel görünen ama altında çok sert bir toplumsal kırılmayı taşıyan bir roman. J. M. Coetzee burada klasik anlamda “olay anlatmak” yerine; vicdan, suç ortaklığı, yaşlılık, ölüm ve insanın kendi içindeki çürüme hissini anlatıyor. Üstelik bunu çok sessiz, neredeyse soğuk bir dille yapıyor. Ama o soğukluk insanı daha fazla vuruyor.
Romanın merkezinde hasta bir kadın var. Hayatının son dönemine yaklaşırken hem kendi bedeniyle hem de yaşadığı toplumun çöküşüyle yüzleşiyor. Hikâye boyunca kişisel bir ölüm hissi ile bir ülkenin ahlaki çürümesi paralel ilerliyor. Coetzee’nin en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor: büyük politik meseleleri slogan atmadan, tek bir insanın yalnızlığı üzerinden hissettirebilmesi.
Kitabı okurken sürekli şu duygu oluşuyor:
“İnsan kötülüğe ne kadar yaklaşınca onun bir parçası olur?”
Roman bunu doğrudan cevaplamıyor ama karakterlerin sessizlikleri, korkuları ve çaresizlikleri üzerinden düşündürüyor.
Dil açısından bakınca eser oldukça ağır bir atmosfer taşıyor. Süslü değil; hatta yer yer kupkuru denebilecek kadar sade. Ama bu sadelik bilinçli. Coetzee okuru duygusal manipülasyonla etkilemeye çalışmıyor. Olanı önüne bırakıyor ve seni rahatsız edici bir dürüstlükle baş başa bırakıyor. Bu yüzden kitap bittiğinde akılda olaylardan çok hisler kalıyor.
Romanın en etkileyici taraflarından biri de “yakınlık” meselesi. İnsanlar birbirlerine gerçekten yardım edebilir mi, yoksa herkes en sonunda kendi yalnızlığına mı çekilir? Özellikle ana karakter ile çevresindeki bazı insanlar arasındaki ilişki çok katmanlı ve yoruma açık ilerliyor. Kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değil.