Ah gençlik, gençlik! Hiçbir şey umurunda değildir senin. Yeryüzündeki tüm zenginliklere sahipmiş gibi davranırsın, üzüntü bile avutur seni, elem dahi etkilemez. Kendine güvenirsin, cüretkarsın... "Bakın yaşıyorum ben!" dersin, günlerinse çabucak geçer, hiçbir iz bırakmadan yok olup gider, sahip oldukların da güneşi gören balmumu gibi, bir kar tanesi gibi eriyip gider. Belki de tüm çekiciliğin, her şeyi yapabilecek güçte olmanda değil; her şeyi yapabileceğine inanmanda...
Bilindiği gibi suçlar -dünyanın her cins kanun ve örfünde- tekrarlandıkça cezaları artar. Bu ise suçlu ile vaz-ı kanun arasında bir nevi yarış ve hatta inada sebep olur.
Fakat gerçekten buna bir hayat denebilir mi? Eğer yaşamak kelimesinin manası her şeyden mahrum olmak ve ızdırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lahza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, şüphesiz ben de, benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk.
Gençken canlılardan verebileceklerinden daha fazlasını isterdim: sürekli bir dostluk, kalıcı bir heyecan.
Şimdi onlardan verebileceklerinin daha azını istemeyi öğrendim: Dilsiz bir yoldaşlık. Böylece heyecanları, dostlukları, asil davranışları gözümde kusursuz birer mucize olma vasfını koruyor: Eksiksiz bir lütuf etkisi.
Gerçek sanata yer veren müzeler koleksiyonlarını duvarları dışındayken de sanat olarak tanımlanabilecek eserler üzerinden yaratırken çağdaş denen sahte sanat insanların gözünde sanat diye tanımlanabilmek için bu duvarlara, bu kurumlara, bu bağlamlara gereksinim duyar.