Ne yazık ki Kadınsız Erkekler'i bitirdiğim bugünün sabahına yine bir kadın cinayeti haberiyle uyandık. Pınar Gültekin'in öldürülmesi yine içimizde giderilmesi mümkün olmayan yaralar açtı. İşin acı yanı ise bu artık bizim için bilindik bir his haline geldi. Kitabın kalan son öykülerini de okurken ister istemez Murakami'nin Kadınsız Erkekler'i ile ülkemizin erkeğe maruz kalan kadınlarını düşünür hale geldim.
Kitabın arkasındaki yazı kitabı çok güzel özetliyor. "Bir kadının özlemini çeken, yasını tutan; bir kadın tarafından aldatılmış, terk edilmiş olmanın acısıyla yaşayan, aşkla kendinden vazgeçen erkeklerin öyküleri." Bu öykülerde erkeklerin kadınlarla temasları, sevmeleri, sevilmeleri, en mutlu anlardan en kötü günlere sürüklenmeleri, aldatmaları, aldatılmaları, aşkla eriyip biterek -gerçek anlamda- ölmeleri ve "kadınsız erkek" haline gelmeleri gibi konular üzerinden çilekeş olmuş erkeklerin yaşamlarına tanıklık ediyoruz. Ancak yanlış anlaşılmasın, kadınlar bu kitabın kötü karakterleri değil; tersine hayata anlam katan, varlığının da yokluğunun da yarattığı müthiş etkiyle ona yön veren kişiler. Murakami'nin kendi deyimiyle tatlı tatlı esen 'Batı Rüzgarları'mız. Bu 'Batı Rüzgarları'nı kaybedenlerin ise hali duman. Çünkü kadınlar yeri doldurulamaz varlıklar. Bıraktıkları boşlukta süzülüp giden erkekler ise kitaptaki öykülerde.
Peki bizim ne alıp veremediğimiz var kadınlarla? Neden boşluğunu doldurmanın mümkün olmadığı kadınlarımıza dört elle sarılmak yerine bizzat kendimiz kıyıyoruz onlara? Bu konuları günlerce yeniden tartışacağız, ancak halihazırda zaten yıllardır tartışıyoruz. Bir şey değiştiremeden, bir ilerleme kat edemeden ve maalesef daha da kötü hale gelerek. Siyasetçilerin ağzı lağım çukuru, ülkeyi yönetenler adeta suça teşvik eder halde, eğitim dibe vurmuş;