Bir kötülüğün içine düştüğümde, düştüğümde değil bile isteye adım
attığımda, tanıdığım en temiz, saf, masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an
oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke,
hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne
geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar
kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.
Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım, diye soruyorum
bazı zamanlar. Hafifletici sebepler arıyorum kendi hakkımda; bütün olup
bitenlerin, bütün karanlık tercihlerimin altında benim dışımda sebepler
olmalı diye kafa patlatıyorum. Olmuyor. Kabul edilebilir sebeplerim yok.
Aklım başımdayken, her şeyin farkındayken, sonunun ne olacağını gayet
açık görebilir haldeyken karanlığıma teslim oldum.
Beni bu dibi olmayan kuyuya kimseler itmedi, kimseler bu ıssız yolun ortasında terk edip
gitmedi. Kendimi affedemediğim için de bir başkasının verebileceği
zararlardan çok daha fazlasını, tuhaf bir uyanıklık haliyle, uzun yıllar
birikerek gelmiş bir öfkeyle, korkutucu bir gaddarlıkla, başkalarının
sezemeyeceği zayıflıklarımı kollayarak kendi ellerimle veriyorum.
Asla yapmamam gereken, kesinlikle uzak durmam gereken
tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum. Kendi kendimin pususunu
bekler gibi, her durumda en zayıf anımı kolluyordum. En savunmasız
halimde, başıma gelebilecek karanlık bir olayı gözetleyip doğru zaman
gelinceye kadar katillere özgü bir serinkanlılık ve sessizlikle bekleyip
sonrasında da en zarar verici tercihleri yapıyordum. İnsanın kendi kendini
pusuya düşürmesi, kendi savunmasız anını kollaması, kendi düşüşü için
kuyular kazması, karanlığa düşmesi için çevresini ve içini aydınlatan
bütün ışıkları söndürmesi ve öylece çaresiz, bir karanlıkta yapayalnız
kalmasına neden olması durumu kolay anlatılabilir bir şey değil; ama
gerçek bu.