Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da. Dışarıdan gelen hiçbir
gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya
yetmiyor.
Hayatında yeni bir şeye, mesela bir şarkıya başlar gibi, bir kahvaltı
masasına oturur gibi, bir gazeteyi açıp okur gibi, bir televizyonun başında
kumanda tuşuna basar gibi kolayca başlayabilme kabiliyetine sahip
insanlara çok gıpta ediyorum. Ben her köşe başına geldiğimde, bir sonraki
sokakta olması muhtemel şeyleri düşünüyorum; korku ve pişmanlığım
gitgide azalıyor ve hemen oracıkta ölmeyi hayal ediyorum. Hiçbir şeye
başlamak kolay olmadı hayatımda. O günün sabahında da durum tam
olarak böyleydi.
“Ben gideceğim diye tutturursan seni burada tutmaya gücüm yetmez. Ne
yaparsam yapayım, gidersin. Hatta buradaymış gibi gidersin ki bu daha da
kötü. Kalmış gibi yapmaktansa gitmek daha iyidir. Ama bana sorarsan
sakın gitme. Nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan ama sonra
dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde
yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var
elbette. Bazılarının gitmesi de elzemdir. Ama seninki böyle değil. Gitme.”
İnsan âşık olunca sevdiği kadına iyi şeyler yapmak için delice bir istekle
dolup taşıyor. Eda için de tam olarak böyle hissediyordum. Onun için bir
şeyler yapayım istiyordum; sadece uykusuz kalmak değil, iştahımın
kesilmesi değil, gitgide zayıflamak değil, başka şeyler de olsun, bunu
öğrendiğinde ona sahiden âşık olduğum duygusuyla sarsılsın istiyordum.