Çok uzun zamandır bir gece öncesinden plan yaparak, hesap ederek ve
nihayetinde saat kurarak bir güne uyandığımı hatırlamıyorum. İnsanların
güne başladığı vakitlerde ben henüz uykuya dalmış oluyorum ve iyi
insanlarla yolum pek kesişmiyor; onlar ayaktayken ben uykuda oluyorum,
onlar uyumaya hazırlandıklarında benim gözlerim açık oluyor. Onlarla
karşılaşmayınca hayatın içindeki güzel şeylere dair umudu da azalıyor
insanın.
Sabah erkenden başlayan bir hikâyenin beni götürebileceği bir yer yok.
Yalnızca iyi adamların, düzenli bir hayat sürenlerin, uyandıkları güne dair
anlamlı beklentileri olanların, sigortalı olarak bir yerlerde çalışanların ve
elbette birilerini geçindirmek zorunda kalanların hikâyeleri sabah vakti
başlar; saat kurarak güne başlayanların hikâyeleri. Tam da olması
gerektiği gibi, olması gereken saatte. Benim gibilerinse anlatabilecekleri
ne varsa gece yarısı olmuştur. Karanlık, ayırt edilmesi güç, anlatması zor,
ne olduğu belirsiz, uyku ile uyanıklık arasında, gerçekliğin ayırdına
varamadığımız o tuhaf zamanlarda.
Zaman her daim borcunu ödeyebilir, yeter ki onu nasıl kullanacağını bilen çıksın. Yirmi dört saatlik bir günün içinde herkesin sağlam bir zihinsel eğitim için gerekli ve kâfi dört saati bulamaması imkansızdır. Gerçekten de her gün birkaç saat yeterlidir, yeter ki insan zihnin tüm kuvvetini ve imkanlarını taşıdığı vakitleri, yani en verimli anları, okumaya ayırmayı bilsin.