Eğer kendinizi, bedeninizi ve duygularınızı daha iyi tanımak istiyorsanız, Descartes'in yazdığı, aynı zamanda son eseri olan Ruhun Tutkuları size ayda oksijen gibi gelmemesi olanaksız olacaktır.
Aslında Descartes bu kitabı bir aşk mektubuna karşılık olarak yazmıştı.
Şöyle eseri yazma nedeni, İsveç Kraliçesi Christina’nın kendisine “Ruh ve beden nasıl bir arada çalışır?” diye sormasıydı. Ama perde arkasında, Kraliçe’nin Descartes’a karşı entelektüel bir hayranlık beslediği, hatta duygusal bir yakınlık istediği de söylenir. Descartes ise bunu ciddi bir felsefi meseleye dönüştürür ve hayatı boyunca biriktirdiği tüm bilgileri, tecrübeleri bu eserde sentezler. Eser, bu açıdan bakıldığında Descartes'in son ve zirve eseri olduğu kabul edilir.
Descartes, bu kitapta bedenin tutkularına (duygularına) alternatif olarak, ruhun bedenden ayrı olan tutkularının da olduğunu ve bu tutkuları bilimsel, felsefi ve deneme tarzında 212 madde ile anlatmaya çalışıyor.
Şöyle, Descartes bedenin tutkuları ile ruhun kendine özgü tutkuları arasında çok ince bir ayrım yapar.
Ama bunu “iki farklı tutku türü” gibi değil, daha çok aynı olayın iki yüzü gibi anlatır.
Açalım:
Tutkuların kaynağı: beden mi, ruh mu?
Descartes’a göre tutkuların nedeni bedenseldir, ama bilinmesi ve yaşanması ruhsaldır. Yani tutkunun kökeni bedende, anlamı ruhta yatar.
Örneğin korktuğunda kalbin hızla atması, kanın çekilmesi, kasların gerilmesi vs. Bunlar bedensel olaylardır. Ama bu olayın “farkına varan”, onu “korku” olarak adlandıran ruhtur.
İşte tam burada Descartes, insanın temel tutkuları olan 6 temel duygudan bahseder. Temel duygu diyorum çünkü Descartes bu 6 duygunun diğer tüm duyguları oluşturduğunu söyler.
Spinoza ise bu 6 duygudan birini muhaf tutar; o da tutkuların atası olan “hayret etme” tutkusudur,