mayıs

kulağımda vuslata aç nağmeler.
yanında olamadığım bir hayat, kazıdıkça aşk kokan bir kalp, sana hasret uykusuz geceler, o gecelerin sonuna yaklaştıkça sensizlikten titreyen bir beden. avucumda saygı duyulmayan muteber bir aşk, kulağımda vuslata aç nağmeler. kadehin dibine vurunca silinir mi tüm hatıralar? bütün günahlarını temizler mi göz yaşları? kaç dua gerekir inşirah etmek için yüreğini? ya da katmerli tövbeler yeter mi mürüvvet için? sonra saçarken etrafa masum gülüşlerini, hainlik etmez mi vaveyla gözlerin? sen yarı tanrı, yarı insan. şehvetindir seni tanrı yapan. çaresizliğin ise insan. sen nasibini alamayan. ben beceriksiz bir intihardan arta kalan. ben kelimelere sığınan aciz adam.
Reklam
sonu bilinen her şeyin verdiği bir acı.
mutluluk anlarını hatırlamanın insana acı verdiği de olur. anımsarken içinde sıcak, acı, bir o kadar da şevkli bir zehir dolaşır. bazen de o anları hatırlamaktan tatlı, yumuşak bir keyif duyarsın. kimi zaman ise bıçakla yarayı deşmeye çalışırsın, verdiği zevki yadsıyamazsın. sonu bilinen her şeyin verdiği bir acı bu. merakın bitmesinin ve hüsranla sonuçlandığını idrak ettiğin geçmişin, güzel anıların üzerine tahakküm kurması. adeta çökmesi.
Sayfa 27·Kitabı okudu
bizanslı tarihçi niketas historia'sından:
ah benim şehrim, benim sevgili şehrim, bütün şehirlerin gözbebeği, kâinatın gururu, olağanüstü şaheseri, kiliselerin anası, dinin en büyük önderi, ortodoksluğun rehberi, ilimlerin hayat kaynağı, bütün güzelliklerin yuvası. sen tanrı'nın elindeki kâseden ilahi gazabı tatmak zorunda kaldın. sen bir zamanlar pentapolis'i yıkıp mahveden ateşten daha feci bir ateşle yandın. hangi şer güçler seni yok etmek istedi? hangi kıskanç ve insafsız intikam şeytanları sana çılgınca saldırdı? karşı konulmaz gözü dönmüş kişiler sana bir gelin odası hazırlayacakları yerde, seni ortadan kaldırıp yok edecek ateşi körüklediler. bir zamanlar zarif hatlarınla imparatorluk ipekleriyle her renge bürünmüş güzel şehir, şimdi nasıl böyle necis, kötü ve her türlü kötülüğe açık hâle geldin? hakiki evlatlarından nasıl yoksun kaldın? ey tahtı eskiden yüksekte olan, gücü uzaklara erişen, güzellikte muhteşem, hem vüs'ati hem de azametiyle efsunkâr olan şehir; şimdi paha biçilmez hükümdarlık tacın kırılmış, zarif esvabın, imparatorluk peçelerin yırtılmış, sökülmüş yerlerde yatıyorsun. seni kim kurtaracak? kim seni teselli edecek? kim koruyacak? kim senin kötü talihine üzülecek? kim senin iyiliğini düşünecek?
Sayfa 64·Kitabı okudu
korkunç bir fırtına vardı, ama hava hiç soğuk değildi.
cathy, gündüzden biraz rahatsız olduğu için, sessizce oturuyordu; babasının dizine yaslanmıştı, heathcliff de, başı cathy'nin kucağında, yere uzanmıştı. anımsıyorum, efendim onun böyle uslu uslu oturmasından son derece hoşnut olarak, kendinden geçmeden önce kızının güzel gür saçlarını okyaşıp şöyle dedi: "neden her zaman böyle iyi bir kız olmazsın cathy?" cathy de başını kaldırıp babasının yüzüne baktı, gülerek, "niçin her zaman böyle iyi bir baba olmazsın bana?" diye karşılık verdi. ama babasının yine kızdığını görünce, onun elini öptü. "şimdi seni ninni söyleye söyleye uyutacağım" dedi. çok hafif bir sesle ninni söylemeye başladı, babasının parmakları gevşeyip onunkinden ayrılıncaya, başı göğsüne düşünceye kadar ninni söyledi. o zaman cathy'e susmasını, yerinden kımıldamamasını söyledim; babasını uyandıracağından korkuyordum. tam yarım saat fareler gibi hiç ses çıkarmadan oturduk; herhalde daha da otururduk, ama joseph, incil'den okuduğu parçayı bitirerek yerinden kalktı ve, "efendiyi dua edip yatması için uyandırmalıyım" dedi. ona doğru gidip adıyla seslendi, omzuna dokundu, ama efendi hiç kımıldamadı bile.