“Dünyaya küçücük eller, küçücük ayaklar ve sonsuz bir mutlulukla geliyordunuz ve ellerinizle ayaklarınız giderek büyürken mutluluğunuz yavaş yavaş buharlaşıyordu.”
Selam millet! Okuma grubumuzla temmuz ayında, çok satanlar listelerinin vazgeçilmezi, çağdaş İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Matt Haig ile karşınızdayız bir kez daha. Domingo Yayınları tarafından yayımlanan ‘İnsanlar’ adlı romanı ile bu defa.
Profesör Andrew Martin, dünyanın en büyük matematik bilmecesini çözmeyi başarınca sırra kadem basar. Nihayet bir yol kenarında çırılçıplak halde bulunduğunda, kıyafetsizlikten daha ciddi bir meselesi olduğu ortaya çıkar.
Artık insanlardan tiksiniyordur; görünüşlerinden de yiyip içtiklerinden de bitmeyen şiddet ve savaş arzularından da...
Zira görünüşte öyle olsa da gerçekte o artık Profesör Andrew Martin değildir. Sahi, kim bu adam? Her şeyi mantık ve rasyonel düşünce ile çözen; dinleri, korkuları ve tutkuları olmayan Vonnadoryalı ırkından bir uzaylı. Andrew’un kimliğine bürünerek, kendisine verilen bir dizi görevi yerine getirmesi için Dünya’ya yollandı. Hiç bilmediği bir gezegene gelip kendisine verilen emirleri bile sorgulamasına yol açacak kadar müziği, şiiri, iki insanı ve bir köpeği sevmesi ise her şeyi daha da karmaşık bir hale getirecek…
"Geceyarısı Kütüphanesi” ile ülkemizde büyük bir hayran kitlesi oluşan yazarın okuduğum üçüncü kitabı oldu “İnsanlar”. Haig, hayatın içindeki mutluluğa ve insan doğasına dair alışılmadık bir hikâye sunarak ‘bizi’ bize anlatıyor. Kitabın kısa bölümlere ayrılmış olması okuma isteğini canlı tutarken, mizahi dili de süreci daha da zevkli kılıyor. En dikkat çekici bölümlerden biri, 97 maddeden oluşan "Bir İnsana Tavsiyeler”di bence. Zira, yazarımız aslında bunları yirmili yaşlarda intihar etmek üzere olan
“Dünyada tek kişinin inandığı doğrular da vardı. Tıpkı kalabalıkların içindeki yalnızlıklar gibi…”
Kitap tutkunları, toplanın! Günümüz komplo teorilerini ve üstünde çalışılan projeleri ülkemiz ve dünyanın mevcut durumuyla yorumlayan, polisiyenin yanı sıra bilim kurgu da içeren bir okuma istiyorsanız, tam size göre bir kitapla geldim bugün. Turgay Çumak’ın kaleminden “Şeytan, Azrail ve Gardiyan” ile.
2025 yılında geçen bir gizem. Bir tarafta gözünü bir kaldırım kenarında karnından vurulduğunu sanarak açan bir genç kız ve kendini cinayet işlerken bulan kim olduğunu dahi bilmeyen, hafızası kayıp bir adam; diğer tarafta babasının izinden giden, meraklı, araştırmacı bir gazeteci kadın… Bu üçlünün yolları nasıl kesişiyor? Teknolojide devrim yaratmanın arifesinde öldürülen bir bilim adamı, diğer yanda onu öldüren katilin aynı zamanda kendi annesini de katletmesi… Cinayetlerin ardında bambaşka bir sır perdesi olduğuna inanıp gerçeğin peşinde Sakarya’ya giden gazeteci Sevda olayların gizemini ortaya çıkarmayı başarabilecek mi? Belki de her suikast bir yalana hizmet ediyor; herkesin inanmak isteyeceği güzel bir yalana…
Yazar; araştırmayan ve sorgulamayan bir toplumu bekleyen tehlikeleri, zihin manipülasyonunu ve hayatımıza yön veren medya canavarını, kurguya ritmini hiç kaybettirmeden kitabın her bölümüne başarılı bir şekilde yaymayı başarmış. Türk yazarlardan böyle kitaplar çıkması gurur verici. Gizem, polisiye, aksiyon, bilimkurgu ne ararsanız vardı. Bu türlere ilgi duymayanları bile cezbedeceğini düşündüğüm bir kurgu. 282 sayfa olmasına rağmen duru ve akıcı dili sayesinde bir solukta okunup bitirilebiliyor. Her şey çözüldü derken, olayların neden yaşandığını tam öğrendiğinizi düşünürken de öyle bir finalle noktalanıyor ki sonunda “nasıl yani” derken buluyorsunuz kendinizi.