“Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?” diye söze girmişti kızılderili. “Onlar ne olacak?”
“Onlar da, göğüslerinde bir et parçasıyla, canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da, yaşamak demeye devam edecekler!”
“İnsanlar her felakete cehaletleri sebebiyle uğramışlar ve hâlâ uğramaktadırlar.”
Türk edebiyatı tutkunları, toplanın! Bugün, mizahi unsurları kullanarak yaptığı toplum eleştirileriyle ünlenen bir yazar ve onun sevilen eserlerinden biri ile karşınızdayım. Edebiyatımızın benzeri az bulunur şahsiyetlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar ve onun Halley kuyrukluyıldızının dünyaya çarpacağı söylentileri üzerinden yola çıkarak anlattığı bir aşk hikâyesi olan ‘Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç’ ile.
Şöhret kazanma hırsıyla çeşitli dergilere yazılar gönderen İrfan Galip, yolda rastladığı bir kadının kulağına evlilik ve aşk hususunda birkaç şey fısıldar. Genç kadının küçümseyen bakışları ve hiçbir cevap vermeden çekip gitmesi İrfan’da büyük bir travma yaratır ve onu bütün kadınlara düşman eder. O sıralarda ahali ise Dünya’ya çarpacak kuyrukluyıldızdan başka bir şey konuşmaz olmuş, korku dolu bir bekleyiş başlamıştır. Bunu fırsat bilen İrfan, genç-ihtiyar bütün kadınları toplayıp, evinde konferans verir ve onları endişelendirecek bir üslupta kuyruklu yıldızın çarpmasıyla muhtemel felaketleri anlatır. Felaket senaryoları hızla yayılmaya başladığında ise artık önüne geçilemeyecek olaylar zinciri başlamış olur. Şöhreti iyice artan İrfan’a, bir gün çarşaflı, peçeli bir kadın mektup getirir. Mektup, Halley hakkında bilgi almak isteyen bir genç kız tarafından kaleme alınmıştır. Bu mektupla birlikte İrfan, daha görmeden bu sıra dışı genç kıza ilgi duymaya başlayacaktır…
İki gencin son derece ilginç mektuplaşmalarıyla ilerleyen, eğlenceli bir eserdi okuduğum. Gürpınar’ın kuvvetli kaleminden dökülen cümlelerle, eski İstanbul mahalle hayatını yansıtan ve mahalle kadınları arasında geçen konuşmalardan oluşan renkli İstanbul yaşamı gözümde canlandı âdeta. Kitap boyunca yaşanan trajikomik
“Ölülerden kimseye zarar gelmez Başkomserim. Kötülük canlılardan gelir, yoldan çıkmış kullardan.”
Merhabalar! #ahmetümitle1sene okuma maratonu temmuz ayında da çok heyecanlı, yüksek gerilimli bir polisiyeyle karşılıyor okurunu. ‘Bana safi gerilim, polisiye yetmez’ diyenler tarihe de doyacak bu roman sayesinde: Yedi tepeli şehir İstanbul’un hikâyesi “İstanbul Hatırası” ile.
Tarihi yarımadada işlenen sıra dışı bir cinayet, Başkomiser Nevzat’ı harekete geçirir. Belki de meslek hayatındaki en ilginç davadır bu. Hedef alınan kişilerin boğazlarının kesilerek öldürülmesi, kurbanların başka bir mekânda katledildikten sonra tarihi anlamı olan yerlere bırakılması, maktullerin avuçlarına konulan sikkeler ve cesetlerin parmak uçlarının bir sonraki kurbanın bırakılacağı yeri işaret etmesi… Katil veya katiller; hükümdarların sikkeleriyle, onların yaptıkları anıtlarla taçlandırır cinayetlerini: Bu kenti kuran Kral Byzas, Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapan Büyük Konstantin, aşılmaz kara surlarını yaptıran II. Teodosius, Konstantinopolis’i adeta yeniden inşaa eden Jüstinyen, yorgun, yaşlı ve dört yandan kuşatılmış bir Ortaçağ kentinden Osmanlı payitahtı yaratan Fatih Sultan Mehmed ile…Kurbanların ortak özelliği ise İstanbul’a olan ihanetleridir. Âdem Yezdan ve adamları mı, yoksa Namık Karaman ve dernekçi arkadaşları mı? Ya da onlardan tümüyle bağımsız olarak, kurbanlarla başka hesapları olan bir grup mu? Hangisi öldürdü bu insanları?
Ahmet Ümit’in, dedektif-katil romanlarında alışılmış polisiye kurgunun dışına çıkan tarzını okurları iyi bilir. Bu sefer de polisiye bir romanın sürükleyiciliğine bir şehrin mimari ve tarihi yönlerini de katarak kurguladığı “İstanbul Hatırası”, okuduğum kitapları arasında favorim olmayı başardı. Bir yandan tarihi yapıların yanına bırakılan cesetlerin