ŞUURUN DEĞERLENDİRİCİ MALZEMESİ...
(...) O hâlde, hâdiseye yanaşan şuurun değerlendirici malzemesi olmaksızın olmaz!.. Bunun mevcut farzolunmasından sonradır ki, bizzat bunu temin edenin de "mâlûm"u ile ilgisi ve "ilim malûma tâbidir" ölçüsüyle, ister "tümevarım" ve isterse "tümdengelim"e mevzu meselelerde, şuurumuz pıhtılaşır. Dikkat ediliyorsa, bu görüş çerçevesinde "âlem" ve "ben"in birlikte bulunuşu, nesneyi hedefleyen şuurun "realite ile münasebetinde" mevcut oluşu, problemleri doğrudan kucaklayış ve kendi kendinde tükenen sistem anlayışından kaçış hâlinde; kısaca, iç’in dış’ta "bulunuş"u idrâkıyla dış’a bakmak şeklinde bir usûle varıyoruz.”
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998), DANTE'NİN YOLCULUĞU -II- (İlâhî Komedyadan Tilki Günlüğüne)
Akademya Yazıları
YA CENNETİN GÜZELLİKLERİNDEN DE SIKILIRSAK?
(...) Konferansta “Matbuat” dergisi temsilcisinin sorduğu suâl: - "Dünya hayatında kötü ve çirkin olan şeyler bizi nasıl sıkıyorsa, bir süre sonra güzel olan şeylerden de sıkılıyoruz. Oysa Cennette sonsuz olacağı söylenen mutluluğun bizi sıkmayacağı ne mâlûm?" Ve aldığı cevab: "Ben öyle olacağını sanmıyorum. Burada bir kavram kargaşası yaşıyorsunuz: İslâm'a göre, dünya hayatı bir “gölge hayat”tır; “asıl hayat” ötelerde… En ışıltılı şeyler bile gölgede karaltılı ve karışık bir surette görünür; olduğu gibi değil… Dünyada Cennet ve Cehennemin kendisi değil, ancak gölgesi, karaltısı ve ihtarcısı vardır; üstelik birbirine karışmış hâlde… Meselâ Cehennem’i “ye’s içinde azab”, Araf’ı “kasvet içinde ümid”, Cennet’i de “emniyet içinde zevk” olarak kavramlaştıracak olursak, bunların gölgelerinin dünyada birbirine nasıl karıştığını da anlarız. “Saadet” ve “vecd”in Cehennemden gelmesi mümkün olmadığı gibi, “sıkılmak”, “yorulmak”, “bezmek” gibi hâllerin Cennette bulunduğu da tasavvur olunamaz. Güzel ve yüce olan, insana saadet veren ne varsa, Cennet odur. Endişe etmeyin siz; çünkü orası Allah’ın rızâsını kazanmış olanların yurdudur. Dünya hayatı ise, Kâinatın Efendisi’nin beyânları ile, bir uyku ve rüya hâli. Rüyamızda bu dünyanın intizamı nasıl birbirine karışmış bir vaziyette karşımıza çıkıyorsa, “asıl hayat”ın nizam ve hakikatlerinin de bu dünyada birbirine karışık vaziyette olduğunu görüyoruz. Burada, “Cennet ve Cehennem yoktur, dünyadadır, insandadır, teşbihtir” gibi eski ve yeni garibanlıkların da payını düşebilirsiniz: Cennet ve Cehennem olmasaydı, dünyada Cennet ve Cehennem hâllerinin gölgesi ve silüeti de olmazdı; madem ki, dünyada onların gölgeleri ve silüeti var, demek ki, o gölgelerin asılları da var!" __Aslına bakarsanız, bu sözlerin İlâhî Komedya’ya
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998), DANTE'NİN YOLCULUĞU -II- (İlâhî Komedyadan Tilki Günlüğüne)
Akademya Yazıları
Reklam
MKA;
“Bütün millet emin ve müsterih olsun ki, inkılabı yapanlar bu gibi menfi kuvvetleri çıktığı noktalarda imha edecek kudret ve kabiliyet ve tedbire maliktirler... Fakat şurası katiyen malûm olmalıdır ki, herhangi bir makam ve şahıs tarafından bir mahzur tevlid edildiği gün orada nazariyat biter, ameliyat ve tatbikat başlar.”
Alıntı
Altın Işık, 1947
Bugün Türkiye'de bir Hasan Âli meselesi, daha doğrusu millete hesap vermeğe mecbur bir Hasan Âli vardır. Maarif Vekâletindeki sekiz yıllık icraatıyla umumun nefretini üzerine çeken bu adam gazete tenkitleriyle, mizahî hücumlarla ve kuşa çevrilmekle yaptıklarının hesabını vermiş sayılamaz. Gizli veya açık ikazlara aldırış etmeden yaptığı keyfi icraat için, sicilli komünistleri maarifin yüksek mevkilerine getirirken milliyetçileri vazifelerinden uzaklaştırdığı için, hattâ içişleri bakanının son konan mahut "Yurt ve Dünya" dergisini bu milletin parasıyla satın alıp himaye ettiği ve en haince maksatlarla çıkan bu dergiyi lise kütüphanelerine soktuğu için Hasan Âli Divan-ı Âlide hesap vermelidir. Sabık Millî Eğitim Bakanı kendisini masum sayıyor ve "Komünistleri himaye eden vekil'den bahsolunduğu zaman hayretle "o vekil ben miyim?" diye soruyor. Biz de onun bu hayretine hayret ediyor ve "acaba vekâlet sandalyesiyle birlikte zekâsını da mı kaybetti?" diye düşünüyoruz. Hasan Âli'nin, her şeyin pundunu bulan filozof zekâsı herhalde biraz körlenmiş, hiç olmazsa biraz sarsıntı geçirmiş olacak ki, Kenan Öner gibi tek başına Halk Partisi'ni allak bullak eden bir hukuk devi ile mahkeme salonunda boy ölçüşmeğe kalkıyor. Türkiye'nin en çok sevilen adamı olan Çakmakoğlu Müşür Fevzi Paşa Hazretleri'yle tartışmaya yelteniyor ve kendisini Ruzvelt'le bir tutarak bazı muhalifleri bulunmasının tabiî olduğunu iddia ediyor. Bunlar sekiz yıllık ikbal devrinin alışkanlıkları ve tatlı rüyadan henüz tamamiyle uyanmamış olmanın mahmurluğu olsa gerek. Kendisinin mahmurluk içinde daha fazla kalmasına müsaade etmeyeceğiz ve onun çok kullandığı tabiri kullanarak "Namuslu bir vatandaş sıfatıyla" aşağıdaki 10 madde hakkında cevap isteyeceğiz: Birinci madde: İşte size uzun bir manzumenin bir
Sayfa 161 - 163 ¹evet (farsça), ²ben tanrıyım·Kitabı okudu
Dünyada ne kadar kelime varsa hepsi sayılı, bunların da bütün nisbetleri ölçülü... Bir yazında ahmakça çözmeğe çalıştığın bu sır, en korkunç bir deli saçmasından, en girift ilim nazariyesine kadar, bütün kelime terkiplerinin, evvelden malûm, önceden mevcut, hudutlu, dışına çıkılması imkânsız şeyleri olduğunu belli etmedi mi sana?..
Sayfa 36·Kitabı okuyor
BİR VESİKA Bu zâtın dâva ahlâkı ve peşine taktığı avânesi bakımından ne olduğunu, şimdiye kadar gizli tuttuğum şu vesikadan anlayınız: Sene 1969... Büyük Doğu’nun 14. Devresi... Malûm zat evimize kadar geliyor ve Ağustos sıcağında bahçemizin gölgelik bir yerinde koltuğa kurulup, o zamanlar alâkası bulunduğu «Odalar Birliği» hakkında, Büyük Doğu sayfalarında yayınlanması dileğiyle (istirhamiyle demek daha doğru olur) bir röportaj yazdırıyor. Röportajın hedef tuttuğu şahıslar arasında Bedii Faik de vardır. Bedii Faik, sözcü olarak Erbakan’ı, yayınlayıcı olarak da beni dâva ediyor. Hakkımda milyonluk bir alacak takibi yapılsa İcra dairesine kadar gidip bunun asılsız olduğunu bildirmeyi zahmet sayacak derecede tiksinti duyguları içinde yüzen ben, duruşmayla asla alâkalanmıyor ve mahkemeye ayak basmıyorum. Erbakan ise kendini şöyle müdafaa ediyor: – Ben Büyük Doğu’ya böyle bir mülâkat vermedim! Lâflarımı Necip Fazıl uydurmuş olsa gerek... Ve iki yalancı şahit tedarik ediyor: Balmumu adamlarından Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas... Bir şey olduğuna değil de, olmadığına, yani «nefy»e şehadet eden bu yalancılar, taşıdıkları kukla adam sıfatını, din yolunda çalışan ve kendilerine feyz verdiği kabul edilen bir adamı yalan şehadete mahkûm ettirip Efendilerini bu işten sıyırmak gibi bir fazahate kadar düşüyorlar. Bense şu kadar lira nakdî cezaya çarptırılıyorum; ve hayretler içinde görüyorum ki, Bedii Faik mahiyetinde dâvamıza tam aykırı bir insan bu parayı tahsil etmiyor; yani asalette Erbakan’a taş çıkarıyor. Yalancılık derecesinin, hem de Hak yolunda mücadele edenleri mahkûm ettirmek ve bu yolda İslâm Kanunlarının en büyük suçu yalancılık cinayetini işlemek gibi, bu efsanevî rütbesi önünde Lider Hazretlerine yakışacak sıfatı müslümanlar biçsin... Mahut yalancı şahitlik
Reklam
Reklam