allahım ben çok sevdim bu kitabı. asla bir şeyler söylemeden geçemeyecekmişim, bitirdiğimden beri onunla oturup kalkıyorum. kitabı kafasını çok çok sevdiğim bir canım arkadaşım vermişti bana baya önceden. neden daha önce okumamışım diye kısa süreli bir hayıflanma geçirdik.
yazarın okuduğum ilk kitabı. bir yunan miti olan minotorla başlıyor bir şeyler. onunla ilgili bildiğim tek şey boğa başlı insan vücutlu klasik yunan tanrısı gibi bir şey oluşuydu. hiç düşünmemiştim hikayesini, bazı şeyleri öylece bize hiç değmeden geçiyoruz işte.
kitabın kapağında picassonun minotorların kralı adlı resmi var. kitabın isminin bende yarattığı hisle bir ilgisi var mı bilmiyorum ama resmi görür görmez onu kendime çok yakın hissetmiştim. değişik bir hüznü var. ana karakter de onu kendine çok yakın hissediyor, hatta o tam da biraz minotormuş. (radikal empatik-somatik sendromu varmış abimizde)
kitapta ayrıca dönemin bulgar halkı ve sosyalizmin insanlar üzerinde yarattığı genel buhranın izleri de gayet ince ince sezdiriliyor, alıyorsunuz onu. genel bir çözümsüzlük yansıyor her yerde. ama hiçbiri uzak değil, biliyoruz.
öyle çok yerin altını çizdim ki, hep dönüp okuyasım geliyor. daha önce hiç böyle bir kitap okumamışım bir de. okurken hiç sıkılmadım, bazı yerlere dönüp tekrar tekrar baktım. bir de yeni bir farkındalık değil ama, evrensel olan ne çok şey var ya rabbi.
dünyanın sonundan sonra açılacak kısmını çok sevdim bir de, müthiş bir yalınlığı var. öykü satın alan adam kısmı beni o kadar üzdü ki. bilmiyorum.
gaustin'e değinemeden geçemeyeceğim bu arada, çok tanıyamadım ama onu çok seviyorum. bir süre daha içimizde taşımaya devam.
çabuk unutmamak için dönüp dönüp hafızamı zorlayacağım bir kitap. ne kadar derinlere itelesek o kadar iyi. birilerinin bu kadar şeyi hissetmesinin bir adı varsa