gençliğimiz –boynuna tül sarılmış bakireler demem o kadar erkek olmadım-
bu aralar hiç de sağlam olmayan masalarda
kıytırık köşebaşlarından alınmış ucuz sigara içiyor
onlar ne yapsa durduk yere:
dersi ekip sırayla birbirlerine taşmış ojeler sürseler
lan biz yetişkin miyiz şimdi diye sorsalar halısız salonda
niye kıvranırlar biliyorum onlar da gurur duyduğumu biliyorlar
babaları bu üç çocuğu yalnız kabuslarında kovalar
sanırım uyanıkken pek yürekleri yetmiyor
haftaiçleri, aramızda bir sözmüş güya
akdenizi paylaşırız şimdiye kadar neler neler paylaşılmıştır
biz bir denizi seçeriz zaten paylaşılmış bir suyu
dönüp dolaşıp
her şey benimle aynı yaşa gelecek, üstüme küçülecek korkusu
II
ne göğümde işaret var
ne ellerim dudaklarım olması gereken yerde
sanki onları kafana sokamamışım o akşamüstü, son okul dönemim başlamadan.
sen boşver oyunu kazanmama yardım et geçen seferki gibi
sor artık bildiklerini eğik suratımı güldür sor da
kedi alalım bilmediklerimizi o bulsun
ısırganı tanırsın keşke adın daha güzel olsaydı sayıklamasını tanımazsın
ben, mavi kaselerde gürcü şarkılarda yaşlı adamlar olup karşıma çıkan
benimle o ağızdan konuşan oğlanı sayıklıyorum
çenesine kadar kıvırları var soldan ayrılmış
sarnışalım bari. seninle hiç sarnışmadık
III
her bebek konuşacak gibi
yetmiş üç yaşına geldiğimiz için, bizim gibi bütün insanların başına geldiği gibi, yetmiş üç yaşına gelip bütün hayatımızı boşa geçirdiğimizi bildiğimiz için kavga edecektik
(...)
hayal gücü her zaman benimkinden parlak olan rüya, çılgın sevişmenin ortasında durup sigara içip ağlayacağımızı da söylemişti. konuyu ben açmıştım, çünkü yetmiş üç yaşında artık başka hayatları özlemeyecek bir hale geldiğinde rüya'nın beni seveceğini biliyordum.
o kadar inanırdım ki sana, bütün hayatımın bir sefaletler resmi geçidi, bir budalalıklar ve aldanışlar dizisi, bir kâbuslar cehennemi ve zavallılıklar, küçüklükler ve bayağılıklarla kurulmuş bir sıradanlıklar şaheseri olduğunu bana acımazsızca kanıtlayan tantanalı bir yazını okuduktan sonra da hak verirdim sana
'sizi sinemada görürdüm. sen hayatından memnun, lobideki resimlere bakarken, kolundan şafkatle tuttuğun karını balkona çıkan kapıya kalabalıkla birlikte götürürken o, duvarlardaki afişlerde ve kalabalığın içinde kendisine başka bir dünyanın kapılarını açacak bir yüzü arardı. senden çok uzakta bir yerde, yüzlerin gizli anlamını okuduğunu anlardım'
(...)
'beş dakikalık arada, sen hayatından memnun iyi uslu bir koca gibi karını sevindirecek hindistan cevizli çikolatayı ya da buzlu pengueni almak için tahta kutusunun altına parayla vuran satıcıya el ederken ve ceplerinde bozuk para ararken, ben, sinemanın soluk ışıkları altında perdedeki halı süpürgesi ya da portakal sıkacağı reklamına mutsuzlukla bakan karının o reklamlarda bile kendisini başka bir ülkeye götürecek sihirli bir bildirinin izlerini aradığını sezerdim.'