Bana kalırsa sırf 16. ve 17. bölümün hatırına okunmalı bu kitap. Dörtlemenin (Diğerleri; Zamyatin'in Biz'i, Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü ve Bradbury'nin Fahrenheit 451’i) en farklı olanı. Biz'e ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'e kolaylıkla sistem eleştirisi diyebilirim; Fahrenheit 451'e ise yine kolaylıkla toplum eleştirisi diyebilirim. Fakat Cesur Yeni Dünya'ya ne diyeceğimi bilemedim. Kitap yazıldıktan sonra Huxley, romanı daha netleştirmek için acaba birkaç bölümde değişiklik yapabilir miyim diye sormuş kendisine, sonra bu düşünceleri savuşturmuş, özünü kaybedeceği kanısına vararak. Gerçi değiştirmek gibi bir şey söz konusu olamayacaktı, ancak yeni bir kitap yazması gerekirdi fakat düşünmesi ve kendini savuşturması bile ilginç bir bilgi bana kalırsa.
"Kızgın bir sesle konuşan Vahşi, 'Eğer Tanrı'yı biliyorsanız niye onlara anlatmıyorsunuz?' diye sordu. 'Tanrı hakkındaki bu kitapları niye vermiyorsunuz insanlara?'
'Onlara Othello'yu neden vermiyorsak, bunları da aynı nedenle vermiyoruz; eskiler de ondan, yüzlerce yıl öncesinin Tanrısını anlatıyorlar. Şimdinin Tanrısını değil.'
'Ama Tanrı değişmez ki.'
'İnsanlar değişir ama.'"
Kitabın özü şu pasajda aslında:
"Vahşi, kederli ifadeyle başını salladı. Malpais'te acı çekmişti, çünkü kendisini köyün toplumsal olaylarından soyutlamışlardı; uygar Londra'da acı çekiyordu, çünkü toplumsal olaylardan kaçma şansı yoktu, huzurlu ve yalnız kalamıyordu."