Dil konusunda söylediklerine göre, dil öncelikle eşit ağırlıkta kelimelerden oluşuyor, düşüncelerse bu kelimeler tarafından sürekli bastırılıyor, eziliyor ve dolayısıyla hiçbir şekilde tam anlamları ve gerçek sonsuzlukları içinde ortaya çıkamıyorlarmış. Dil, elde tutulması gereken düşünce üzerinde en talihsiz şekilde ağırlık yapıyor ve her halükârda düşünceyi zihnin daimi zayıflığına indirgiyormuş ama düşünürün bunu kabullenmesi gerekmiş. Goldschmidt’in Koller’e söylediğine göre, düşünce şimdiye kadar hiç bütünlüğü ve sonsuzluğu içinde yansıtılamamış. Düşüncenin yansıtılması dile havale edildiği müddetçe bunda değişen bir şey olmayacakmış.
Hayatı boyunca, çuvallayanlardan başkasının olmadığı bir dünyada kaldığı izlenimiyle yaşamış olmalı, onlar zihnin yüksek sayılacak daha ilk zorluk derecesinde çuvallarlar, çünkü ya doğuştan böyle bir zihin yolu ve dolayısıyla böyle bir yaşamsal ve varoluşsal zorluk derecesi için uygun değildirler, ya da böyle bir zihin yoluyla ve dolayısıyla böyle bir yaşamsal ve varoluşsal zorlukla karşı karşıya kalacaklarını hiç hesaba katmamışlardır.
Bildiğim kadarıyla anne babasının evine çok erken yaşta yabancılaşmıştı ve başkalarının doğal bir biçimde yaklaşabileceği bir insan değildi, bizzat kendisi hayatı boyunca bütün insan ilişkilerindeki ana engel olmuştu ve bu gerçekten yola çıkarak var oluyordu, aksi onu kaçınılmaz bir biçimde duygusal olarak zayıflatır ve en sonunda ister istemez yok ederdi. Kendi deyimiyle, bir ‘zihin’ yolunda yürümeye doğuştan hazırdı ve bunun anlamı, tamamen yalnız yürümekten başka bir şey değildi. Ama kendisi, bu zorluk derecelerinin en yükseği için yaşamak ve var olmak üzere doğmuştu. Bir daha bundan daha büyük bir tutarlılık ve inat örneği görmedim.