Benjamin Disraeli (Lord Beaconsfield), 19. yüzyılın sonunda Britanya İmparatorluğu'nu "finansal bir ağ" ve "stratejik bir hami" olarak siyonizm fikrine eklemleyen ilk büyük mimardır. Disraeli'nin meşhur "İmparatorluk içinde imparatorluk" kurma yeteneği ve Süveyş Kanalı hisselerini Rothschildlerden aldığı borçla kapatması, Britanya'nın egemenliğini küresel sermayeye rehin verme sürecini başlatmıştı. Karl Marx'ın ünlü sözü olan "Tarih tekerrür eder; ilkinde trajedi, ikincisinde ise komedi/saçmalık olarak"a yaptığımız atıf, günümüz ABD-Trump-Kushner üçgenini analiz etmek için tam olarak oturan bir şablon sunuyor. Disraeli dönemi bir trajediydi çünkü o devirde yapılan hamleler, tarihin en büyük imparatorluğunu (Britanya) içten içe kemirerek onun sonunu hazırlayan ciddi, stratejik ve ağır bir süreçti. Balfour Deklarasyonu'na giden yolun taşları o dönemde döşenmişti. Bugünkü durumun bir "saçmalık" (fars) olarak nitelendirilmesinin sebepleri ise; Disraeli ne kadar tartışmalı olsa da bir devlet adamı vizyonuyla hareket ediyordu. Bugün ise Jared Kushner üzerinden yürütülen "İbrahim Anlaşmaları" (Abraham Accords) gibi süreçler, devletin resmi kurumları (Dışişleri, Pentagon) devre dışı bırakılarak, tamamen şahsi ve finansal bağlantılar üzerine kurulu bir "emlak pazarlığı" gibi yürütülüyor. Trump döneminde Kudüs'ün başkent olarak tanınması veya Golan Tepeleri kararı, ABD'nin on yıllardır sürdürdüğü "hakemlik" iddiasını tamamen bitirip, ülkeyi sadece bir grubun lojistik destek birimine dönüştürdü. Bu, süper güç olma vasfıyla çelişen bir "siyasi miyopluk" örneğidir. Disraeli döneminde finansal bağımlılık bir araçtı; bugün ise sermaye, siyasetçiyi bir "kukla" haline getirerek doğrudan kumanda odasına geçmiş durumda. Para artık politikayı yönlendirmekle kalmıyor, bizzat politikayı