Suç ve caza kalk baban geldi. Raskolnikov hadi bi içeri bak ben içerde miyim , Ferit t , d , id , Ferid , Matmazel Nuriye , üzülme Nuriye teyze, ben sana asla Noralya demeyeceğim.
Kumarbaz, şu ana kadar okuduğum Dostoyevski kitapları arasında en beğendiğim eser oldu. Kitaba 8/10 veriyorum. İlk bakışta kumar üzerine yazılmış bir roman gibi görünse de ben kitabın asıl konusunun kumar değil, insanın tutkularına ve takıntılarına yenilmesi olduğunu düşünüyorum.
Roman boyunca dikkatimi çeken şey, neredeyse bütün karakterlerin bir şeylerin esiri haline gelmiş olmasıydı. Aleksey kumarın, General Matmazel Blanche'ın, Polina ise Fransızın etkisinden kurtulamıyor. Her biri farklı bir şeyin peşinden sürükleniyor ve sonunda o şey tarafından sömürülüyor. Romanı bitirdikten sonra fark ettiğim şey, aslında kitaptaki en büyük kumarbazın sadece Aleksey olmadığıydı. Kumar masasına oturan kişi Aleksey olsa da romandaki hemen hemen herkes başka bir şey uğruna hayatını riske atıyordu. Kimi aşkı, kimi parayı, kimi statüyü, kimi de gururunu bir kumar masasına sürüyordu. Bu yüzden kitabın adı Kumarbaz olsa da Dostoyevski bana göre sadece kumarı değil, insanın kendini kaybedecek kadar bağlandığı her şeyi anlatıyor.
Aleksey ilginç bir karakterdi. Onu okurken bazen çok zeki olduğunu düşündüm, bazen de kendi hayatını kendi eliyle mahveden birine baktığımı hissettim. Sanki tam zeki olacakken olamamış biri gibiydi. İnsanları anlayabiliyor ama aynı zamanda sebepsiz yere olay çıkarıyor ve çektiği acılardan tuhaf bir şekilde haz alıyor. Bu yüzden ona ne tamamen hak verebildim ne de tamamen karşı çıkabildim.
Kitaptaki en sevdiğim karakter ise Bay Astley oldu. Roman boyunca mantığını koruyabilen nadir insanlardan biriydi. Diğer karakterler hırslarına, tutkularına ve duygularına yenilirken onun daha sakin ve düşünerek hareket etmesi hoşuma gitti. Bana göre romandaki en olgun karakter oydu.
Polina hakkında ise kesin bir yargıya varamadım. Dostoyevski karakteri biraz gizemli
Fransa’nın küçük bir kasabasında bir kerestecinin oğlu olarak doğan Julien Sorel. Kardeşleri gibi güçlü-kuvvetli olmadığı için babasının işine hiçbir zaman yaramadı ve bu sebeple hep hor görüldü. Ama köy papazı Abbé Chélan onda başka bir şeyin, zekânın parıltısını fark etmişti; ona Yeni Ahit’i öğrenmesine ve tamamını Latince olarak ezberlemesine yardımcı olmuştu. Bu o dönemde onun yaşındaki birisi için fazlaca göz alıcı bir meziyetti. Ama bu zekânın idolize ettiği başka bir şey vardı: Napoléon Bonaparte
Kasabanın belediye başkanının çocukları için öğretmen olarak tutuldu -bundan daha iyisi mi vardı- Zamanla kendisi de belediye başkanın zarif karısı Madam de Rênal’e gönlünü kaptırdı, o da ona karşı boş değildi; başta takınılan anaç düşünceler bambaşka bir evreye evrildi…
Çok sevilen papaz aracılığıyla Besançon’daki papaz okuluna gönderildi ve ücretsiz okunmasında karar kılındı. Burada kendisini geliştirdi ama bir yandan yüreğindeki ateşli askerlik sevdası, Napoléon sevdası da varlığını devam ettirdi. Din adamlığı mı askerlik mi?.. Diğer arkadaşları tarafından ve hocaların birçoğu tarafından hiç sevilmedi…
Okul müdürü Rahip Pirard tarafından Paris kibar çevresindeki asillerden Marki de La Mole’e takdim edildi ve ona katip olarak sunuldu. Julien bir Fransız köylüsüydü, Paris kibar çevresine uyum sağlayabilecek miydi? Daha öncesinde Rênallerin burjuvazi hayatına girmişti ama bu bambaşka bir şeydi…
Marki de La Mole, Julien’in zekâsına, ezber gücüne hayran kalmıştı… Gel zaman git zaman Julien burda da boş duramadı, Madam de Rênal’i unutmuş muydu yoksa? Marki’nin inatçı, zıt kişiliği ve güzelliğiyle ünlü kızı Matmazel Mathilde de La Mole ile garip bir ilişkileri peyda oluverdi…
Bir yandan yükselme sevdası, bir yandan garip duygular ekseninde kerestecinin oğlu Julien
Modern dünya edebiyatı dersinde konuştuğumuz kitaplardan biriydi. Konusu ilgimi çektiği için okudum, merak uyandıran bir konu işlenmiş.
Kont'un kızı olan Matmazel Julie ve evin uşağı Jean arasındaki ilişki anlatılmış.
Kitapta olaylar net olarak anlatılmayıp tamamlanması için okuyucuya bırakılmış.
Kitap boyunca, zaten pek normal olmayan Matmazel Julie'yi , Jean'in kışkırtıp durduğunu görüyoruz.
Sınıf farklarına ve insanların dinsel anlayışlarına da yer verilmiş arka planda.
Yazıldığı döneme göre başarılı bir eser olduğunu düşünüyorum.
Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu eseri, yalnızca bir hastalık hikâyesi değil, aynı zamanda bir ruhun kendi varlığını sorgulama ve yeniden inşa etme çabasıdır. Safa’nın kişiliği, yaşadığı zorluklar ve bilgi birikimi bu eserde öylesine yoğun bir şekilde hissedilir ki, satır aralarında onun hem bir düşünür hem de bir gözlemci olarak varlığıyla karşılaşırız. Çocuk yaşta geçirdiği kemik hastalığı, bu romanın temelini oluştururken, Safa’nın kendi hayatındaki acıların edebiyata nasıl dönüştüğünü görmek, eseri daha da derin kılar. Bu yüzden romanı okurken yalnızca bir kahramanın değil, bizzat yazarın iç dünyasının sancılarına tanıklık ederiz.
Safa’nın duruşu, Türk edebiyatında bireyin içsel çatışmalarını en gerçekçi biçimde yansıtan bir tavırdır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda bu duruş, “Bir gün bu ağrıdan kurtulacağım, ama hangi gün?” cümlesinde olduğu gibi, umut ile umutsuzluk arasındaki ince çizgide kendini gösterir. Yazarın diğer eserlerinde de benzer bir ruh hâlini görmek mümkündür. Örneğin Fatih-Harbiye’de Doğu ile Batı arasındaki kültürel çatışma, bireyin kimlik arayışını yansıtırken; Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda metafizik sorgulamalarla insanın içsel yolculuğu işlenir. Bu bağlamda Safa’nın eserlerinde ortak bir damar vardır: bireyin ruhunu, toplumun baskıları ve kendi içsel sancıları arasında sıkışmış hâlde resmetmek.
Romanın dili ve üslubu, Safa’nın kaleminin en belirgin özelliklerinden biridir. Akışkan, sade ama aynı zamanda derinlikli bir anlatım vardır. Okur, kahramanın içsel monologlarını okurken adeta kendi zihninin kıvrımlarında dolaşır. Bu üslup, Safa’nın psikolojik çözümlemelerdeki ustalığını ortaya koyar. “İçimde bir şey kırılıyor, ama ne olduğunu bilmiyorum” gibi cümleler, hem bireysel bir sancıyı hem de evrensel bir insanlık hâlini dile
Roman iki ana bölümden oluşuyor.Birinci bölüm Ferit’in pansiyonda geçirdiği buhranlı günleri ve halüsinasyonlarını konu alırken, ikinci bölüm Matmazel Noraliya’nın (Nuriye) günlüğünü ve kendi “ben”ini yok etme sürecini anlatıyor.
“Peyami Safa’nın kendi deyimiyle en fazla beğendiği eser…”
Peyami Safa’nın psikolojik tahlillerdeki dehasına saygım sonsuz ama Matmazel Noraliya’nın Koltuğu benim için oldukça yorucu bir okuma süreci oldu. Dönemin felsefi ve tıbbi terimlerinin yoğunluğu, ağdalı dil kullanımıyla birleşince hikayenin akıcılığını ciddi şekilde baltalamış. Karakterin iç dünyasında kaybolmaktan ziyade, eski kelimelerin ve bitmek bilmeyen betimlemelerin içinde boğulduğumu hissettim. Klasik severleri bile zorlayacak bir temposu var.
Keyifli okumalar