SİYASETİN GÖLGESİNDE ADALET
Victor Hugo’nun “pespaye”, Le-Bon’un “uğursuz”, Emile Zola’nın “budala”, Bahadır Dülger’in “sirk maymunu”, John Russel’ın “ahmak”, Samet Ağaoğlu’nun “korkunç”, Süreyya Ağaoğlu’nun “Neron” dediği savcılar aslında aynı tipler, aynı portrelerdir. Bu sebeple bunların sayısını dörtle sınırlamak isabetli olmaz. Siyasetin hukukun önüne geçtiği dönemlerde, muktedirlerin bir aparat olarak kullandığı savcıların tamamı aynı portredir. VİCTOR HUGO, SAVCI PESPAYENİN TEKİDİR DİYOR Öncelikle 1789 Fransız Devrimi’nin terör dönemi olarak bilinen 1793-1795 yıllarında ünlü Devrim Mahkemesi’nin savcısı Fouquier-Tinville’den (1746-1795) bahsetmek istiyoruz. Anatole France, Tanrılar Susamışlardı isimli romanında terör dönemi için “giyotinler işliyordu… Tanrılar susamışlardı” diyor. Sadece devrim karşıtlarını değil, ılımlılardan başlayıp, önüne gelenlerin çoğunu, kendi yandaşlarını dahi giyotine gönderen bir savcı tam da bu dönemin adamıydı. Devrim Mahkemesi’ndeyken iki bin civarında insanın kafasının giyotine kesilmesini sağlamıştı. Devrimin tarihini yazan bir tarihçi onun için “Fouquier, işbaşında ıhlayıp puflayan bir adam değildi: Zanaatı kelle istemekti, o da istiyordu. Ne kadar çok kelle olursa o kadar iyiydi” diyor. Ünlü düşünür Gustave Le-Bon “Devrim Mahkemesi’nin savcısı olan Fouquier-Tinville, ardından en uğursuz anılar bırakanlardan biriydi. (…) Önüne getirilen bütün şüphelileri idama gönderdi” diyor. Bu başsavcının marifetlerini Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi’nde de görmek mümkün. Devrim için olumlu şeyler de söyleyen dünyaca ünlü Fransız yazar Victor Hugo’nun Sefiller’de “Fouquier-Tinville pespayenin tekidir” demiş olmasının önemi inkar edilemez. Devrimin önderi Robespierre dahil, dönemin bir çok ünlüsünün kellesini giyotine göndermekte tereddüt etmeyen bu “pespaye”
Tarih-Araştırma
6 Haziran 1961 tarihine kadar MBK üyesi olarak görevde bulunmuş, ancak bilhassa Cemal Gürsel’le arasında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden bu tarihte Korgeneral rütbesiyle MBK üyeliğinden ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan alınarak emekliye sevk edilmiştir. Bundan sonra pek ortalarda görünmemekle birlikte, 22 Şubat ve 21 Mayıs darbe girişimleriyle ilişkisi konusunda şüpheleri üzerine çekmişti. Yeni Anayasa’nın getirdiği tabiî senatörlük hakkını kullanmamış, ancak 1966 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörlüğüne atanmıştı. Bu sıralarda Doğan Avcıoğlu ve onun sivil ve askerî uzantılarıyla cunta faaliyetlerine katılmış ve 9 Mart darbesinin arkasındaki önemli isimlerden biri olarak görülmüştür. Darbe girişiminin başarısızlığa uğraması ve karşı grubun 12 Mart’ta yönetimi kontrol etmesiyle birlikte 1971 yılında tutuklanmış, ancak Ankara ve İstanbul savcılarının yetkisizlik kararıyla serbest kalmıştı. Bundan sonra tam bir emeklilik hayatı yaşadı ve 28 Temmuz 1983’te İstanbul’da öldü. Konuşmayı sevmez ve basınla ilişki kurmaya yanaşmazdı. İhtilâlin gölge lideri olmasına rağmen, ilk basın toplantısını 14’ler Olayı’nın ardından 15 Kasım 1960 tarihinde yapmıştı. Cumhuriyet tarihine ışık tutacak nitelikteki anıları Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı ve 1982 yılında Anılar’ın birinci bölümü kitap haline getirildi. Nedense bu kitabın 1960 darbesini ve izleyen olayları konu alan ikinci cildi bir türlü basılmamıştır.
Alıntı

Enes

@enesbir
·
Cemal Madanoğlu
...1953 yılında Kore’ye gönderilen Türk Tugayı’nın Komutan Yardımcılığına atandı. 1954 yılında, Tuğgeneralliğe yükseltilerek Siirt’teki 12. Tümen Komutanlığına gönderildi. 1956’da 3. Ordu Kurmay Başkan vekili, 1957’de 2. Ordu Kurmay Başkanı oldu. 1958 yılında tekrar kıtaya çıktı ve sırasıyla Etimesgut Zırhlı Eğitim Tümen Komutanı ve Elazığ’daki 10 Dağ Tümeni Komutanı tayin edildi. 1959’da Tümgeneralliğe atandı ve Kara Kuvvetleri Lojistik Başkanlığı’na getirildi. 27 Mayıs yapıldığında bu görevdeydi. Madanoğlu bu zamana kadar gerek kıtalarda gerekse karargâhlarda çok kritik görevlerde bulunmuş ve ün salmıştı. Çok sağlam bir doğu deneyimi vardı. Ordu ve Kuvvet karargâhlarını yakından tanıyordu. Kore’de savaş deneyimi mevcuttu. Bu nedenle ordu içinde korkusuz, zeki ve başarılı bir general olarak nam salmıştı. Bu ünü onu 27 Mayıs’ın gerçek lideri yaptı. Bütün cuntalar Madanoğlu’nun koordinasyonunda birleşti. Ne var ki 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala’nın darbenin başında kendisinden daha küçük rütbeli biri varsa ordusuyla Ankara’ya yürüyeceği tehdidini savurmasının ardından, apar topar Cemal Gürsel’i Ankara’ya getirip ihtilâlin başına geçirmek zorunda kalmış ve kendisi gölgeye çekilmişti. Bu yüzden Madanoğlu “İhtilâlin gerçek lideri” olarak nitelendirilmiştir.
Siyaset
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
1932 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir genelgesiyle yürürlüğe giren ve 1941 yılında kanun hükmüne bürünen Arapça ezan okuma yasağı, yukarıdaki örnekte gördüğümüz gibi yalnız Müslüman cemaati ikiye bölmekle kalmış, köyleri, kasabaları, ilçeleri ve şehirleri, velhasıl bütün Türkiye'yi keskin bir bıçağın darbesi gibi ikiye ayırmıştır. (Sayfa 8) 1930'lardan itibaren bir “Millî Din yaratma” projesi yürürlüğe konulmuştur (Sayfa 9) Atatürk Aralık 1931'de Dolmabahçe Camii'ne çağırarak, ne gariptir ki, sonradan Sultanahmet'te o ezan musikisi korosunu icra ettirecek olan Sadettin Kaynak'ın da içinde bulunduğu bir komisyondan (aralarında Hafız Burhan ile Hafız Nuri'nin de yer aldığı 9 kişilik bir komisyondur bu) Türkçe ezan üzerinde çalışmalarını rica etmiş ve sonunda, Tanrı uludur, Tanrı uludur: Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı'dan başka yoktur tapacak. Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı'nın elçisidir Muhammed Haydi namaza, haydi felaha Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı'dan başka yoktur tapacak. şekli kabul görmüştür. (Sabah namazında ise son iki satırın önüne “Namaz uykudan hayırlıdır” sözü ekleniyordu.) (Sayfa 14) Ancak zannedildiği gibi Atatürk döneminde ezan hakkında kanunî bir düzenlemeye gidilmemiş, mesele Diyanet'in, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün -ki cami görevlilerinin maaşları o zamanlar bu kanaldan ödeniyordu- ve Emniyet'in bir iç işi olarak görülmüştür. Kanunî düzenleme için 8 yıl daha, 2 Haziran 1941 gününü beklemek gerekecektir. Seçil Akgün gibi araştırmacılar, “Türkçe dua ve ezan işini devletin dine karışması olarak yorumlanabileceğinden”, yani laikliğe aykırı bir hareket olacağından dolayı Atatürk'ün yasağı resmiyete dökmekten kaçındığını yazmaktadırlar. (Sayfa 16) İşte 2 Haziran 1941 günü çıkarılan ve 'Devrim Kanunu' olarak bilinen Türk Ceza
MBK
Biz insanlari içimizde yaşatarak kendimizi öldürdük.
1000Kitap
MBK
İnsan, düşünebildiği kadar umut eder; umut edebildiği kadar da yaşar.
1000Kitap
Kızıyorum Kendime
Yıkılmış bir kültür enkazı gibiydi memleketim Yanlışlar ayakta alkışlanırken doğrular kaderine terk edilmiş Hangimiz bilir Alpaslanı ve hangimiz bilir Kürşadı Gençler enkazın içinde bayrağını dahi bilmezken Yürekler dağlanır gelen her bir haberle Yine şehit yine gözyaşı ve akan kanlar Ve 45 saniyelik sözde gözyaşları Sormak isterim neden diye Neden koptun kültüründen Alpaslan'ı neden unuttun da Muhteşem yüzyıllarda hayale daldın diye İmkanım yok demek atasözü olmuş Peki Kürşad bilmez miydi imkanı olmadığını Tarih yazan Türkler şimdi tarihin enkazı mı oldu gerçekten Kürşad'ı bilmemelerine nasıl kızayım Kızıyorum kendime Kızıyorum annelere Kızıyorum babalara Ve kızıyorum imkanlar içerisinde imkansızlık çıkaranlara Hadi oturalım ve bir sayfa açalım Ertuğrul'u anlatsın Kürşad'ı anlatsın Fatih'i anlatsın o sayfalar Ve dalalım muhteşem olmayan hayallere Ve yad edelim imkansızlıkların olduğu o anları muhteşem yapan Liderleri... (MBK) TARİHİNE SAHİP ÇIK...
Şiir