"...Mülkiyet bölüşümünü, muazzam zenginliği ve acınası yoksulluğu, rütbe, soy ve aristokrasiyi öğrendim. Bu kavramlar beni kendime eğilmeye teşvik etti. İnsanların gözünde en değerli servetin, zenginlikle desteklenmiş lekesiz bir şecere olduğunu öğrendim. Bir insan bunların birinden birine sahip olduğunda itibar görebilirdi, ancak her ikisinden de yoksunsa, çok nadir istisnalar dışında, seçkin bir azınlığın yararına enerjisini boşa harcamaya mahkum bir derbeder ve bir köle olarak görülürdü. Peki ben neydim? Yaradılışımdan ve yaradanımdan tümüyle bihaberdim. Ama ne param, ne bir dostum, ne de bir mülküm olduğunu biliyordum. Üstelik, aşırı çirkin ve tiksindirici bir görünüme sahiptim, tabiatım bile insanınkinden farklıydı."
"Her gün gördüğümüz, hatta artık kendimizin bir parçası gibi hissettiğimiz bir insanın ebediyen aramızdan ayrılmış olduğuna - o canım bakışların sönüp gittiğine, bize çok yakın , çok tatlı gelen o sesin bir daha hiç duyulmamak üzere sustuğuna- çok uzun zaman inanasımız gelmez. Ancak zamanla, bu musibetin gerçekliği kafamıza dank ettiğinde, elemin keskin acısını hissetmeye başlarız. Gerçi o hoyrat elin, sevdiklerini koparıp almadığı tek bir kimse yokken herkesin hissettiği ve hissetmeye mecbur olduğu bu acıyı tarif etmeme gerek var mı? En nihayet, zaman gelir, o mecburi kedere göz yumulmaya başlanır ve dudaklara uğrayan tebessüm, ayıp sayılacak olsa da, artık buyur edilir."
"...İvan İlyiç'e her şey hüzünlü göründü. Arabacılar, evler hüzünlüydü. Bu ağır, küt bir an bile dinmeden sürekli zonklayan acı, doktorun belirsiz, bulanık sözleriyle çok daha ciddi bir nitelik kazanmıştı. İvan İlyiç yeni ve çok daha ağır bir duyguyla kulak kesilmişti acısına."
"...Bu durumun püf noktasının, olayların bilincine varmamak olduğunu hissediyordu. Çektiği bütün acıların kaynağı olan o uğursuz portreyi çizen dost, hayatından çıkıp gitmişti. Bu kadarı yeterliydi."