Adı:
Frankenstein
Baskı tarihi:
Haziran 2017
Sayfa sayısı:
300
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750521942
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Frankenstein; or, The Modern Prometheus
Çeviri:
Serpil Çağlayan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Serpil Çağlayan çevirisi,
Murat Belge’nin önsözü,
Walter Scott’ın sonsözleri,
Yazar ve dönem kronolojisi,
Kitaba dair görsellerle.


Doğanın ve yaşamın sırrına vakıf olduğunu düşünen genç bilim adamı Victor Frankenstein ceset parçalarından bir canavar yaratır. Victor’un denetiminden çıkan canavar sevgisizlikten ve kimsesizlikten yakınacak kadar “insanlaşır” ve yaratıcısından ona bir eş yaratmasını ister.


Victor’un bu noktadaki tercihi kendi yarattığı canavarla yüzleşmekten kaçınan bütün bir insanlığın trajedisine dönüşecektir. Sinemadan tiyatroya, popüler diziden karikatüre birçok modern sanat dalında bir arketip haline gelen Frankenstein 1818 tarihli ilk basımıyla Türkçede.


“Frankenstein’ın canavarı hâkim sınıflar için tüm insanların eşit olduğu düşüncesine razı gelmenin ne kadar güç olduğunu anlamamızı sağlar. Frankenstein’ın icadı kapitalist üretim sürecinin göz alıcı bir metaforudur.”
FRANCO MORETTI
256 syf.
·4 günde·9/10 puan
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 31. kitap oldu. Sanırım yavaş yavaş serinin yayımlanan son kitabını yakalayıp İthaki ile beraber gidebileceğim. Henüz önümde okumam gereken 9 kitap daha var; ama 2019’un ilk yarısında İthaki ile aynı düzlüğe çıkacağım gibi görünüyor.

Kitap hakkında ilk olarak vermek istediğim bilgi, Frankenstein’ın bugünlerde 200. yaşını kutluyor olduğudur. Nice 200 senelere Frankenstein…

Vermek istediğim ikinci bilgi ise, kitabın yazarı Mary Shelley’nin, Frankenstein’ı 18-19 yaşlarında yazmaya başlamış olduğu ve 20 yaşındayken, 1818 yılında, kitabın yayımlandığıdır. Gerçekten de oturup düşünüldüğünde inanılmaz bir başarı olduğu hemen fark ediliyor. Zira birçok filme konu olan, içerisinde yer alan korku dolu bölümlerle mistik hava birlikte düşünüldüğünde 18-19 yaşlarındaki bir insanın böyle bir öykü kaleme alması kesinlikle takdire şayan.

Üçüncü bilgiyi de verip kitabın konusuna geçeceğim: Sanılanın aksine Frankenstein bir yaratığın adı değil, yaratığın yaratıcısı olan Victor Frankenstein’ın soyadıdır. Açıkçası ben de Frankenstein’ı yaratığın ismi olarak biliyordum; ama kitabı okuyunca bu yanılgıdan kurtuldum.

Kitabın konusuna gelirsek, Victor Frankenstein isimli bir adam annesinin ölümünden sonra büyük bir üzüntü duyar ve yaşam ile ölüm konularında bilimsel araştırmalar yapmaya başlar. Bu araştırma uğruna evini ve ailesini bırakarak Almanya’ya yerleşir ve doğa bilimleri dersleri alır. Bilim insanlarının önemsemediği bir takım kitaplarda yaşam ve ölüm konularında ilginç bilgiler edinir ve çeşitli mezarlardan topladığı ceset parçalarını bir araya getirerek 2,5 metrelik dev bir yaratık yaratır. Ancak Victor, yaratığının çok çirkin olduğunu düşünür ve onu bırakarak evden kaçar.

Peki bir yaratıcının, yaratığını yüz üstü bırakıp kaçma hakkı var mıdır? Bir yaratıcı yarattığından ve onun yaptıklarından ne kadar sorumludur? Bir baba, oğlunu terk eder mi? Yaratıcı yaratılana sırtını dönebilir mi? İşte kitabın işlediği ve cevaplarını aradığı ana sorular bunlardır.

Aslında Victor Frankenstein’ın yarattığı 2,5 metrelik dev yaratık, oldukça hassas bir kalbe sahiptir. Bir bebek kadar masumdur; ancak dış görünüşü sebebiyle insanlar tarafından sürekli dışlanır ve hor görülür. Tek istediği yaratıcısının sevgisi ve onayıdır. Bir de kendisine yaratılacak olan "münasip" bir eştir. Başka bir isteği yoktur. (Yine burada Frankenstein’ın acımasız bir katil olduğuna ilişkin hafızamızda yer alan bilgilerin gerçekle bağdaşmadığını görüyoruz.) Ancak yaratığının isteklerini yerine getirmeyen ve ona sırtını dönen Victor Frankenstein, kendi elleriyle azılı bir düşman yaratır kendisine. Bu noktadan sonra iki karakter arasında amansız bir intikam alma mücadelesi başlar.

İşte kitabın ana çerçevesi bu şekildedir. Zaman zaman kitabın içerisinde gereksiz bilgilerin yer aldığını düşünsem de beklentilerimi karşılamayı bildi. Her şeyden önce Frankenstein’ın gerçek öyküsünü okumak oldukça zevkliydi. Tüm bunların yanında, okurken sizi germesi ve mistik havasını size geçirmesi öyküyü daha da değerli kılan detaylardı.

Peki siz Victor Frankenstein’ın 2,5 metrelik dev yaratığı olsaydınız, size sırtını dönen yaratıcınızdan intikam almak ister miydiniz?
256 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10 puan
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Bilimkurgu’nun ilk örneklerinden olan Mary Shelley‘nin Frankenstein’ı ile inceleme yolculuğumuza başlıyoruz. #28996895

Bu kitabı okumadan önce, Netflix üzerinden yayınlanan The Frankenstein Chronicles dizisini izlemenizi tavsiye ediyorum. Dizi de Londra’nın o dönemine dönecek, yer altına inecek ve Mary Shelley ‘nin kitabı yazdıktan sonra, nelerle karşılaştığına biraz da olsa şahit olacaksınız. Kitap o dönem de sükse yaratmış ve bir kadın yazar olan Mary Shelley’nin kitabı nasıl yazdığı hep tartışılmıştı. Dizi de Canavarımıza tanıklık etmiyoruz, o dönemde yapılan deney ve havayı kokluyor ve izlerken işlenen cinayetlere kitabın ön ayak olup olmadığına tanıklık ediyoruz. İnsanların kitabı okurken ki hayretli bakış ve merakları kesinlikle ilgi çekici. Diziyi mutlaka izleyin, kitabı okumak için merakınız daha da artacaktır.

Ön Bilgi: Kitabın ismi, yılların dizi ve filmleri, Frankenstein’ı bize direkt olarak canavar olarak tanıtmıştır. İlk önce bu algıyı ortadan kaldırmak lazım. Bu kitap bilimkurgu’nun ötesinde, tam bir edebiyat sunmaktadır. İthaki detaylı bir önsöz, ve sonsöz ile bizlere zevkli bir ekstra kazandırmış. Yazarın kronolojik geçmişi de bulunmakta. İthaki’nin Bilimkurgu klasikleri, kitap üzerinde ülkemizde yapılan en iyi işlerden bir tanesi diyebilirim.

Hazırsanız, incelememize başlayalım…

Çok büyük beklenti ile başladım, hızlıca konuya girmesini bekledim, hatta ve hatta bir ara boğuldum. Şimdi bu cümleyi okuduğunuzda nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bunu yaşadım. Tam bu durumu yaşadığım anlarıma bizzat Semih şahit oldu :) Şaşkındım, kitap bir tülü içine almadı beni, her sayfa da bir şeyler bekliyorum ama olmuyor, bekle, bekle, bekle hiçbir şey olmuyor. Kitap ilerlemiyor sanki. Alt tarafı 256 sayfa diyorsunuz ama gitmiyor. O kadar çok tasvir ve çeşitlendirmeli anlatım var ki nerede bu canavar demeye başlıyorsunuz. Bu durum sadece bana olmuşta olabilir. Büyük beklenti ile başlamam normalde kitaplara ama bu sefer çıtayı baya yukarıda tuttum sanırım. Neyse ki tam bu durumu konuşurken 118. Sayfaya geldim ve kitap yağ gibi akmaya başladı. Neredeyse kitabın yarısı hiçbir şey yokmuş gibi gelmişti bana. Şunu unutmamak lazım, kitap 1818 yılında yayımlandı. O dönemin edebiyata bakış açısına çok hakim değilseniz, bu uzun tasvirleri anlamlandırmak biraz zor olacaktır. 2018’den değil de, tam da o dönemden kitaba bakmak ve başarısını anlamak lazım.

Kitap akmaya başladı dedim. Evet öyle bir akmaya başladı ki bu sefer, her sayfayı soluksuz okumaya başladım. Öyle hızlı okuyordum ki, bir ara birkaç kupa kahvem boşa gitti buz gibi oldu. Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum ve neler yaşadık, neler hissettik, neler oldu ve olmadı, ne dersler aldık, ne fikirler edindik bunlara bir bakalım.

Öncelikle her şeyin ötesinde Frankenstein bir canavar değil. Victor Frankenstein’ın yaratmış olduğu bir canlı. Bu canlı ile yaratıcısı arasında yaşananların akabinde gelişen olayların anlatıldığı bir öykü ile karşı karşıyayız. Burada tabi ki Tanrı’ya çok sağlam bir atıf var. Madem yarattın, neden bizi bıraktın ya da beni bıraktın? Neden bana sahip çıkmadın, kollamadın, doğru yolu göstermedin, neden içimi sevgi ile doldurmadın haykırışları var. Şimdi kendi dünyamıza dönelim ve insanların yüzyıllardır haykırışlarına kulak verelim.

Tanrı’m – Allah’ım;
Neden böyle , neden şöyle, neden ben zengin değilim, neden ben daha rahat bir hayat sürmüyorum, neden o araba benim değil, neden şu ev benim değil, neden benim kız arkadaşım o değil, neden ben bir rock star ya da popstar değilim, neden sesim kötü, neden burnum uzun, neden bacağım kısa, neden ben siyah tenliyim, neden o renkli gözlü, neden daha çok param yok, neden şu üniversiteye gitmiyorum, neden dualarıma karşılık vermiyorsun, neden beni cennete direkt almıyorsun, neden benim ailem böyle, neden daha iyi bir işe sahip değilim…! Tanrım neden bana sırtını döndün ve cevap vermiyorsun?!...

Bir insan bu haykırışları yapabiliyor da, neden insanın başka başka uzuvlardan yaratmış olduğu bir canlı bu soruları sormasın, haykırışta bulunmasın? O da bunu yaratıcısına soruyor. Yaratıcısı ona sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde, yarattığı canlı, kendi içinde intikam yeminleri ediyor. Şimdi tekrar bizlere, yani insanlara dönelim.

İnançlı olalım ya da olmayalım her zaman yaratıcıdan bir şeyler bekleriz. Kendi kendimize bir ışık, bir işaret, ufakta olsa bir kıvılcım göremediğimizde içten içe sorgularız. (Dini başka türlü yaşayan veya her türlü Tanrı’ya, Allah’a iman edenleri ayrı tutalım.) Bu sorgulama sonucunda kopmalar yaşarız, kopmaların sonucunda başka şeylere çok rahat meyilli oluruz. Bu Tanrı’yı adalet sistemi, Devlet, Para vsvsvsvs çoğaltabiliriz. Bunu demem de ki amaç, herkesin Tanrısı başkadır. Herkes Tanrı’yı göklerde aramıyor. Zaten insanların yarattığı tanrıların sayısı da bilinmiyor. Bu çeşitlilik esasına göre değerlendirelim. İnandığınız Tanrınıza artık inancınız kalmadı, her şey yalan geliyor, kendinizi aldatılmış, terk edilmiş, yalnız bırakılmış hissetmez misiniz? Büyük bir çoğunluk bu soruya evet yanıtı verecektir. İnsanların büyük bir bölümü inandığı Tanrı’ya sığınır ve onunla yaşama tutunur. Bu tutunma ortadan kalktığında ise tam bir kopuş, inançsızlık, intikam ortaya çıkar. Günümüzde bunların birçok örneği var. Dün, bugün ve yarın da olmaya devam edecektir.

Kitabın bence ana konusu şu “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Eylemlerimizin sonucun da ortaya çıkan gerçeği kabul edemeyeceksek, asla o olaya el sürmemeli ve dokunmamalıyız. Eğer yaptığımız bir şey birini canının yanmasına ve hayatına mal olacaksa bundan uzak durmalıyız. Atom bombasını ele alalım. Ortada tamamen bilimsel bir keşif amacı güdülürken, birden Almanlardan daha büyük bir silaha sahip olma fikri ve koşuşturmacası hatta zorlaması ortaya çıktı. İş o kadar zorlandı ki, üretilen gücün farkında bile olunamadı. Atom bombası bulundu bulunmasına ama sonucunda ne oldu? Bir bakalım ne olmuş: Atılan bomba 600 metre yukarıda patlamış, ilk atıldığında 70 bin kişi hayatını kaybetmişti. Devamında ki iki ay boyunca, yağan asitler 70 ile 80 bin kişi, takip eden beş yıl boyunca da 60 ile 70 bin arasında kişiyi öldürmüştü. Ayrıntılarında ise bilinen ya da bilinmeyen bir çok olay meydana gelmiştir. Ülkeye, Dünyaya ve İnsanlığa verdiği zarar ise devasa boyutlardaydı. Bir atom bombası sadece kayıtlara göre en az 250 bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Peki Atom bombasının mucidi bunun olacağını biliyor muydu? Bu sonuçtan nasıl bir mutluluk duyardı? Bu sonuçtan mutluluk duyan tek taraf, güç gösterisi yapan Amerikan Siyasetçileri idi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa bir Amerikan başkanı, Barack Obama Hiroşima’ya gitmişti ama bir kez aforoz edilmişlerdi. Hiçbir anlamı yoktu. Paragrafın başlangıcına geri dönelim ve şunu tekrar edelim: “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.”

Tekrar kitabımıza dönecek olursak, sayfa 118’den itibaren çok güzel bir yazım dili ile karşılaştım. Öncesi de güzeldi elbet ama benim merakım o kısımlarda değildi. Bir canavarın, hayatı öğrenme ve anlama biçimini okudum. Bir bebeğin büyüdüğü gibi, adım adım bilgi büyümesi yaşamasını okudum. Bunların akabinde, öğrenen, uygulayan ama görünüşü yüzünden toplumdan dışlanan, buna rağmen tekrar deneyen ve yılmayan bir yaratık ile karşı karşıya kaldım. Mary Shelley ilk etapta çok dolandırsa da sonradan yağ gibi akan bir roman yazmış. Yazdığı bu kitap, 200 yıl sonra bile hala okunuyor ise, sadece insanların abartması ile değil, kendi değeri bunu hak ettiği içindir. İlk önce kitaba biraz zaman tanırsanız, hayal ettiğinizden daha da başka bir eserle karşılaşacaksınız.

İncelememin sonuna gelirken, İthaki Yayınevi’ne tekrardan teşekkür ediyorum. Hem Bilimkurgu Klasikleri dizisini vazgeçmeden devam ettirdikleri, hem çok başarılı çeviriler ile bize sundukları, hem de kitaplar hakkın da çok güzel ön ve sonsözler hazırladıkları için. Editör ekibine de ayrıca teşekkür ediyorum. Belki bir tane olduysa oldu, onun dışında hiç harf veya yazım hatasına rastlamadım. Genel olarak İthaki’de bu durumla karşılaşmıyorum zaten.

Diyeceğim o ki, ne dilediğimize dikkat edelim. İnsanlar yüzyıllardır ne dilediklerine pek dikkat etmediler. Onun sonucu Tanrı rolüne büründüler. Kainatın yaratanı inanışlara göre değişse de, inancı her türlü kendi isteğine göre kullanan ve değiştiren, güncelleyen(!) insan, bu dünya da kendisine her gün farklı bir Tanrı rolü biçmekle meşgul.

Sadece insan olabildiğimiz ve birbirimizi anladığımız ve çizgimizi aşmadığımız günlere diyorum. Bir canavar yaratmaya da ihtiyacımız yok, milyarlarca iki ayaklı canavar var zaten.

Kitabı herkese öneriyor, bilimkurgu etkinliğimize kesinlikle uğramanızı bekliyoruz. #28996895
296 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitabımı şuan bitirdim ve hemen bir inceleme yazmalıyım. Dex yayınlarının korku klasiklerini teker teker okuyorum. İlk olarak "Drakula'' yı okumuştum ve çok çok beğenmiştim. İkinci olarak ''Frankeinstein'' ı seçtim. Kitap hakkında tek bildiğim şey, farklı ceset parçalarının bir araya getirilip oluşturulan yaratığın hikayesi oluşuydu. Esere Ahmet Mümtaz Taylan'ın ön sözüyle güzel bir giriş yaptım diyebilirim. Dex ile ön sözleri sever oldum. İlk olarak daha kitabı okumadan beni etkileyen durum kitabın yazarı hakkında edindiğim bilgiler oldu. Elimde tuttuğum kitabı bundan 200 yıl kadar önce 18 yaşında bir kadının yazmış olması durumu bile benim için bir roman niteliğinde oldu. Üzerine uzun uzun düşündüm. Vay be dedim. Şimdiyle kıyasladım, ölçtüm biçtim hayran kaldım.

Diğer bir durum kitabın kahramanı olan yaratık tamamen hayal ürünü ve yazarın hayal gücünün enginliği beni etkiledi. Cümleleri, düşünceleri, mantığı, bakış açısı kitabın değerini artıran çok önemli özellikleri. Kitaba ilk başladığınızda hemen hop diye içine çekmiyor sizi bir miktar kendiniz çabalayarak okumalısınız.

Sadece şunu düşünmedim de diyemem. Bazı durumlar zihnimde askıda kaldı, 18 değil de 28 yaşında yazmış olsaydı ortaya nasıl bir eser çıkardı? Yerine oturtamadığım durumlar yerini bulup daha iyi mi olurdu yoksa hayal gücü sönmüş bir eser olarak tarihe gömülürdü bilemedim. Drakula yı bir tarafa koyduğumda ve Frankenstein ı bir tarafa koyduğumda, Drakula daha ağır basıyor. Düşünmeden de edemedim bu durumu.

Değinmek istediğim bir diğer durum ise yaratığa biz Frankenstein diyoruz ama asıl yaratığı meydana getiren doktorun adı Victor Frankenstein. Yaratığı oluşturan doktor bile ondan nefret ediyor. Çirkinliğinden sebeb bir ismi bile hak etmiyor aslında. Bu durum çok elzem. İlk olarak ne kadar çirkin ve korkunç olsa bile yeni doğmuş bebek gibi saf ve masum yüreği var. Sevgiye aç. Korku klasikleri arasında ama ben çok üzüldüm. Benim için tam bir drama dönüştü. Okumanızı tavsiye ederim.
Kitaplı günler dilerim.
272 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10 puan
Yarattığının Hakkını Gizleyen Yaratıcı

Eşi ve arkadaşlarıyla birbirlerine korku hikâyeleri uydurup anlattıkları bir akşam bu hikayeyi anlatan sonra da bunu yazı hale getirmiş olan yazar, daha sonra bazı bölümleri çıkararak sadeleştirmeye gitmiştir. Kitabın önsöz bölümünde bu sadeleşmenin hikayenin özüne dokunulmadan yapıldığını da belirtmiştir.

Bilimin en önemli dayanağı meraktır. Yaratıcı Frankenstein, bu merakla ölümün kapatılmış kapısını aralayarak bir canlı var edebileceğini düşünür. Birçok zorlu yolla bunu başaracağını anlar. Üstelik yaratacağı bu canlının devasa büyüklükte ve güçte olması gerektiğini düşündükçe çalışmalar onu daha da cezbeder. Frankenstein ’in bu düşüncesi ölümü yenebileceğine olan inatçı bakışından ileri gelir. Yaratığını heybetli olacak şekilde yaratma çalışmalarına girişir ve çalışmaları sonuç verir; yarattığı canlı yaşar. Ancak Frankenstein yarattığı bu yaratığın can bulmuş halini görünce ondan tiksinir ve onu yalnız bırakır.

Hikayenin buraya kadar olan bölümü aslında çoğu yerden bildiğimiz kısım. Ancak bundan sonra modern kültürün bizlere pompaladığı filmlere göre yaratılmış bu karakterin oldukça farklı bir seyir aldığını anlıyoruz. Yani izlediğimiz karakterle kitapta can bulan karakter arasında farklılıklar var.


Bir adam yalnızca ölümü alt etmek ister. Başarır. Ama düşünmediği bir şey vardır. Bu yaratık kimdir, nasıl bir gelişim süreci gösterecektir.

Şimşeğin elektrik enerjisini kullanarak elektroşok dalgası elde edip bir ritm oluşturmaya çalışan Frankenstein, yazıldığı dönemde bilimkurguya hizmet etse de bize ilerleyen dönemlerde kullanılacak çeşitli yöntemlerin öngörüldüğünü de göstermektedir.

Shelly, Frankenstein’i mitolojiden bildiğimiz, Zeus’tan ateşi çalıp insanlığa bahşeden ve cezalandırılan Prometheus ’la eşleştirir. Modern Prometheus olan Frankestein, tıpkı Zeus tarafından derin bir azaba terk edilen Prometheus gibi azap çekecektir.

1800’lü yılların gotik tarzını romantik ögelerle besleyen ancak bilimin henüz açıklamakta güçlükler çektiği var oluşu ele alan kitap, daha sonraki dönem eserlerini beslemiştir. Hala günümüzde birçok kitapta etkisini hissetmemize neden olan da modern Prometheus’ ların artması ve artacak olmasından ileri gelir.

Tüm bu nedenlerin yanı sıra dilinin akıcılığı, kurgunun sağlamlığı için elbette okunmalıdır. Ayrıca felsefik ve psikolojik yönü çok sağlam kurgulanmış bir kitap Frankenstein. Yaratığımızın gelişim süreci, ruh durumunu ve yaşadığı duygu değişimlerini anlayabilmek için de bir o kadar okunmaya değerdir.

Yazarın genç yaşta bu derece sağlam bir eser bırakması çok dillendirilmiş; ancak kişisel kanaatim bir şey yazmak için gerekli olanın nicel değil nitel olgunluk olduğudur. Shelly, zihninin yapıtaşlarını farklı kaynaklara kanalize etmiş ve bize aslında büyük merak uyandıracağına emin olduğu bilimsel bir de kapı açmıştır.
İzlediklerinize aldırmadan bu kapıdan geçmenizi ve okumanızı önereceğim güzellikte bir kitaptır. :)
Keyifle okuyun…
272 syf.
·5 günde·8/10 puan
Kişiye sorulur;

-Frankenstein kimdir nedir?
- Hani var ya şu çizgi filmlerde bi yaratık kafasının iki tarafnda bi şeyler , dikişler , yıldırım filan , yoksa o değil mi

pat küt çat çut bam bum pata küte...
--
kişiye sorulmaz;

-bilinenin aksine Frankenstein canavarın ismi değildir , o doktorun ismidir...


Mary Shelley'in 19 yaşında yazdığı Frankenstein romanı, canavarın yaratılması bilim-kurgusal bir temelde olduğundan, tam anlamıyla ilk bilim kurgu çalışması olarak tanınır.

Kitap ne kadar bilim kurgu olarak görünse de kitabın özü felsefi mesajlar temel alınırak oturtulmuş. Yalnız kalan birinin nasıl saldırganlaştığı, güzelliklerin manevi olmayan sınırlar içinde aranması vs...

Bazı eleştirmenlere göre Frankenstein, bilimin küstahlığına atılan bir tokattır. Bir haddini bildirme çabası. Her şeyin akla dayandığını söyleyen bir anlayışa insanoğlunun sadece akıldan ibaret olmadığını haykıran bir çığlığı
anlatmıştır...
208 syf.
·10/10 puan
Defalarca okuyup, her defasında da daha da derine inebilecegimiz bir kült eser. Sosyal gereksinimleri, otekilestirilmeyi, bireyciligi ve varoluş mücadelesini en iyi anlatan romanlardan biri. Zamanının ötesinde gerçekten, böylesine derin, metaforlarla bezeli bir anlatımı böylesine sürükleyici ve fantastik bir kurguyla anlatsa anlatsa bir kadın yazar anlatabilirsin zaten. Hayatimda okuduğum "en iyi şey" olarak kalacak sonsuza kadar. En iyisi, şiir, roman, mektup, mesaj, türünden bağımsız olarak, okuduğum en iyi, en dolu yazılı metin.

Hele ki orijinal dilinde okuyup anlama şansına eristigimden beri, değeri iyice katlandı gözümde. Muhteşem. Oda yayınlarının bu baskısı ve çevirisi de ol çok iyiydi. Bu eseri birçok farklı yayın ve çevirmenden okudum ve en iyisinin bu baskı olduğunu söyleyebilirim Türkçe için.
272 syf.
·Puan vermedi
-ondan öğrendiğim-

Victor'un azmini, tutkusunu, zamanını ve sağlığını uğruna harcadığı yaratığından tiksinmesi, onu öylece bırakması ve yaratığın da bunun sonucunda kendini Cenetten Düşen Melek gibi görmesi oldukça yerinde bir düşünce. İnsanlar tarafından düşünüldüğü üzere çirkin ve kaba görünüşü onu tamamıyla farklı ve yok edilmesi gerekilen bir nesne haline dönüştürüyor.  Bunca yalnızlığa ve acıya rağmen tutunduğu minicik bir şefkat ümidi beni hem çok etkiledi hem de çok yaraladı.  İzlediği aileye yaptığı yardımlar, karşıdan bir sevgi görmediği halde içinde büyütebildiği sevgi, onlarla üzülüp sevinmesi, onlar için okuyup öğrenmesi bütünüyle tek bir şeye ihtiyacı olmasındandı: sevgi. Ki kendi yaratıcısı bile onu görür görmez iğrenmiş ve terk etmişken... Sayfalar geçtikçe ailenin onu en azından dinlemesi ve sevmesi için iyi dilekler besledim lakin insanoğlu en ufak bir farklılık için kalın duvarlar ören, "öteki ve biz" taraflarını oluşturmaktan zevk alan ve en kötüsü de yok etmekten beslenen yaratıklar. Her bireyin gelişimi gibi yaratığın gelişiminde de edindiği bilgiler ve hisler, bunları bahsettiği üç kitaptan öğrenişi de beni okumak için daha da heveslendirdi. Ancak bu şekilde daha duyarlı, daha çok bilen ve hisseden yaratıklar olabiliriz.

Sevgisizliğin arttığı yerde nefret elbette ki koşarak bu boşluğu doldurur ve birçok acı, yıkım da böyle meydana geliyor. Ayrıca Elizabeth ve Victor'un babasının da derin sevgi ve bağlılıklarının, kötü insanlar yüzünden erkenden yok olması beni çok üzdü.

Prometheus eklentisine hayran kaldım. Verdiği yaşam kıvılcımı sebebiyle bitmeyen acıları, Victor'un hayat verdiği kulu yüzünden kartalın her gün ciğerini yemesi gibi acı çekerek sevdiklerini kaybetmesi arasında hoş bir bağlantı var.

Son olarak onca intikama rağmen kulun yaratıcısının yokluğuna dayanamaması ve hem pişmanlık hem de acıyla kendini yok etmesi de çok etkileyiciydi.

Dili ve hisleriyle enfes bir kitaptı.
272 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Frankenstein veya Modern Prometheus.

Kitabın adı ve hikaye kaynağı ile ilgili:
*** Modern Prometheus tüm zamanların yazarlarının hep başvurduğu gibi bizi de antik mitolojiye sürüklüyor. Prometheus efsaneye göre kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yarattı. Frankenstein de Yaradan olarak karşımıza çıkıyor ki şu farkı ile kendi yaptığını beğenmeyerek, korkarak ve rededip kaçar ondan. Dahası da var; Pandora, Prometheus’un eşi, açılmaması gereken içindeki tüm insanların kötülüklerini barındıran kavonozu (kutuyu sandık) açar açmaz kapatır (değişik versiyonlar var). Frankenstein de az kalsın yaratığı eşi ile kavuşturacaktı fakat vazgeçti bundan dolayı büyük bedeller ödedi.

***Bir musevi efsanesinin kahramanı Golem, ruhu olmayan, konuşma becerisinden yoksul ve cinsellikten uzak olan yaratık, Viktor Frankenstein bilimde başarılarının kanıtlamasını için (ego,kibir göstergesidir) buna benzer birini yaratmaya çalıştı. Düşündüğü gibi olmadı yarattığı yaratık tüm insanların sahip olduğu duygulara sahipti. Mary Shelley efsanesinin içeriğini değiştirir: Frankenstein aksine canavar düşünür ve hisseder üstelik derin bir sorumluluk kavramı ile donatılmıştı.

*** Kendisi Mary Shelley romanın yapısından esinlendiği Shakespeare'in "Fırtına" ve "Kayıp Cennet" J. Milton söylüyor. Frankenstein’deki ucube ise hem cellat hem de kurban bir aradadır.

Roman kaptan Robert Walton’un kızkardeşi Mrs. Margaret Saville’e mektuplar şeklinde yazılmıştır. Viktor Frankenstein’i kutup buzulların arasından bulup gemisine alınmış ve sonra Viktor'un anlattığı hayatını o mektuplardan öğreniyoruz . Romanda Viktor hayat gizeminin sırrını öğreniyor, cansız maddeden canlı yaratık yaratmayı başarıyor Frankenstein. Bir bilim adamın kendi yaptığının sorumluluğu, Frankenstein’in ve toplumun tepkileri ve tabii ki yazarın kadın olması düşündürücüdür.

Romanın içeriği ile ilgili daha fazla bir şey söylemiyim yoksa spoilerde boğulurum :) Ama bu kitaba nasıl ‘’geldim’’ küçük bir hikaye sizlerle paylaşmak isterim: kitabından önce tiyatrosu vardı. Sahne efektlerini ve gerçekten muhteşem oyuncu kadrosu ile (Frankenstein - Cansel Elçin; Elizabeth - Deniz Uğur; Alphonse Frankenstein – Yılmaz Gruda; Canavar – Kerem Alışık) o akşam benim için unutması zor olacaktır. Finale yaklaştığımızdan canavarın aşk ile ilgili uzun ve güzel bir monoloğu vardı, o kadar güzel söylemişti ki kitabını okumalıyım diye o zaman içimden geçirmiştim. Kitapta tabii ki o monoloğunu bulamadım, nede olsa sahneye uyarlanmış bir kitap tıpa tıp aynısı beklenilmemeli. Ama sahnede göremediklerim kitapta, kitapta okumadıklarım ise sahne de gördüm. Frankenstein’i hem izleyip hem okuduğum için gerçekten mutluyum.

…Zaten ‘’klasikleri’’ damgasını taşıyan bir kitap okunmalı dememe gerek yok .
272 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kitap incelemesi yapmazdım ama bu kitabı bitirdikten sonra üstüne konuşulmalı.
Kendi yarattığından korkan, dış görüntüsünden ötürü canavar(!) diye niteleyip kaçan biri. Canavar, iblis diye adlandırdığı bu varlığın, dış görüntüsünden dolayı terk edildiğini fark ettiğinde ve birçok insanında görüntüsünden ürküttüğünde tam anlamıyla bir canavara dönüşünü adım adım işliyor. Halbuki ona karşı veya nefes alan her canlıya sevgi gösterilseydi bambaşka biri yapabilirdi. Söylenecek ve çıkarılacak çok şey var.

▪Temelde ise birini sevgiden mahrum ettiğinde dönüştüğü şeyden şikayet, öfke v.s duyamazsın çünkü onun eseri sensindir. Onu dönüştüren, bu noktaya getirensindir.

Okunmaya değer ve çok fazla ders çıkarılabilecek bir kitap.
240 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Dikkat SPOİLER içerebilir.

Marry Shelley, yavrularını doğumdan kısa süre sonra kaybetmiş ve haliyle bu durumdan çok fazla etkilenmiş bir anne. Bir gece görmüş olduğu rüyasından günlüğünde şöyle bahseder: ''Küçük bebeğimin tekrar yaşama döndüğünü gördüm. Meğerse (bedeni) sadece soğukmuş ve biz şömine yanında onu ısıttık ve o yaşadı. Uyandım ama bebek yoktu. Onu bütün gün düşünüyorum.'' Shelley'nin de bir gücüm olsaydı bu ölümü diriltebilmek olurdu dediği söyleniyor. Bunu öğrendikten sonra ana karakterin ölüleri diriltebilecek bir gücü ve bilgiyi elde etme arzusunun olması kulağa daha mantıklı geliyor.

Bu roman tarihteki ilk bilim kurgu romanı olması yanında, kadının doğum tecrübelerini ve buna bağlı korkularını anlatan ilk edebi esermiş. Frankenstein'ın canavarı yarattığı sahne bir doğuma ve sonrasında verdiği tepkiler ise lohusa depresyonuna benzetiliyor. Kitabı okurken hiç böyle hayal etmemiştim.

Yazarın hayatını öğrendikçe daha da ilginç ve hüzünlü bir hal alan güzel bir eserdi.

İyi okumalar dilerim.
300 syf.
Kutu kutu pense elmamı yerse
Arkadaşım Pandora, o kutuyu açma!
Pandora mı? Yunan mitologyasında Zeus’un dünya üzerinde yarattığı ilk kadın ne alaka?

1818 yılında basılışından günümüze kadar filmler, çizgi filmler ve çizgi romanlar gibi birçok sektöre uyarlanmış olan Frankenstein, her adaptasyonda onu Shelley’nin Frankenstein’ı yapan bir özelliğini bu yolda feda etmiş -ettirilmiş. İlk akla gelen ve aslına bakarsanız kimlik açısından en önemlisi olan bence isim yanılgısı. “Daemon (kötü ruhlu, iblis)” veya “creature (yaratık)” isimlerinden daha çekici gelmiş olmalı ki aslında bu yaratığa yaşam veren doktor olan Victor Frankenstein’ın ismi atanmış kendisine. Ona eklenen bir diğer imaj ise yeşilimsi bir cani oluşu ki kitapta yaratıldığı ilk bölümde tasvirde bulunulurken sarı olduğu ve derisinin altından damarlarının görüldüğü şu şekilde belirtilmiş:

“Uzuvları orantılıydı ve yüzünü oluşturacak parçaları güzellerinden seçmiştim. Güzel! Ulu Tanrım! Sarı cildinin altından kasları ve damarları görünüyordu. Parlak siyah saçları gürdü, dişleri inci beyazıydı ama bu gür ve sağlıklı kısımlar, boz yuvalarıyla neredeyse aynı renkteki sulu gözleri, pörsük yüzü ve kıvrımsız kara dudaklarıyla olsa olsa daha da iğrenç bir zıtlık yaratıyordu.” (İletişim Yayınları, sf. 85)

Pandora’dan sonra hiç beklemeyeceğiniz bir konuya daha değineceğim: evrim! Evrime dair hayatında bir tane bile olsa makale ya da kitap okumuş olan insan doğal seçilimi ve onun olmasındaki asıl sebep olan canlıların kendi genlerini diğer jenerasyonlara aktarmak için bir yarış içerisinde olduğunu bilir. Hatta bir kitapta okuyup çok ilginç bulduğum bir şeyi eklemek istiyorum buraya, çiftleştikten sonra eşini yiyen dişi türleri bilirsiniz [araknofobikler düşünülmüştür]. Daha çiftleşme sırasında kendisini yemesine teşvik eden erkeklerini de. İşte bu ilginç olayın sebebi biraz önce belirtmiş olduğum doğal seçilim: Bir erkeğin bir dişiye rastlama olasılığı düşük olan bu türlerde erkek için en iyi strateji budur. Nasıl? Dişinin besin deposu ne kadar geniş olursa, yumurtalara aktarabileceği kalori ve protein miktarı da o kadar artacağından kendisini yemesine izin vererek dişinin daha fazla yumurta üretmesini sağlar. Yaşamaya devam etmeye karar verseydi, başka bir dişiyle karşılaşma olanağı çok düşük olduğunu düşünürsek, bu fedakârlık aslında tamamen içgüdüsel olarak kendini aktarabilme eylemi. Harika değil mi? Bence öyle. [Kaynak: J. Diamond, Seks Neden Keyiflidir?]

Katillerin, tecavüzcülerin, pedofililerin niçin hayatlarında bu yöne kaydıklarına dair sayısız araştırma yapılmıştır. Ben, şahsen duygusal olarak kaldıramayacağımı bildiğimden hiçbirini okumaya yönelmedim ancak sürekli olarak duyduğum şöyle bir “suçludansa toplumu suçlama çabası” ya da “bir gerçek” var: Sevgisizlik. Hayatlarında hiç sevgi ya da saygı görmemiş insanların bu tarz empatiden yoksun insanlık dışı eylemlere yöneldiği belirtiliyor. Doğruluğu hakkında hiç bilgim yok ancak şimdilik doğru olduğunu düşünürsek, yaratıldığı, gözünü açtığı ilk andan beri ondan tiksinen ve kaçan yaratıcısından başka hiç kimsesi olmayan bir varlık, görünümü dolayısıyla iyilik yapmaya çalıştığında bile insanların şiddetine uğrayan Frankenstein, onca ölümden suçlu tutulabilir mi? Bırakın etik kurallarını, daha yağmuru, rüzgârı, kelimeleri, ateşi bilmeyen bir varlığı yiyecek “çaldı” diye suçlayabilir misiniz? Özel mülkiyet kavramını bilmeyen bir “creature”dan bahsediyorum, o yiyecek sırf çitin öbür yanındaki bahçede diye bu onun almasına engel teşkil edebilir mi? Suç dediğin, tam olarak nedir ki?

Konudan konuya atlıyorum farkındayım ancak hem dişimiz olan Pandora’ya hem de erkeğin gen aktarma güdüsüne değinmiş oldum umarım dikkatinizi çok dağıtmamışımdır. Peki ikisi arasındaki bağıntıyı kurabildiniz mi? Dünya üzerinde düşünebilen, güçlü ve iradeye sahip bir cinsin tek örneği olsaydınız, siz de yaşamınıza bir ortak olsun istemez miydiniz? Eva, Havva ya da Pandora. İstersiniz istemesine de bu hayat denen yolda kendinize verilmesi için yalvardığınız karşı cinsten o varlıkla yüzde kaç ihtimalle bir bebek ve devamında da bir soy oluşurdu? Bilmem ama belki de benim bu kitabı dersim için zevk alamadan tahlil ede ede okumamın sonucunda dilediğim vize notuyla eş değerdir.

Ondan nefret eden yaratıcısından istediği tek bir şey diye düşündüğümde tabii ki yarattığı şeye olan sorumluluğunu yerine getirmemiş bir tanrının en azından bunu yerine getirmesi gerekir diye düşünmüş olabilirim. Sonuçta küçükken allahım nolur arkadaşım yediği o bisküviden bana da ikram etsin diye dua etmiş bir insanım benden çok umudunuz olmasın, burada söz konusu olan şey ise şeytani olarak görülen bir neslin doğma ihtimali. Bir yanda da ömrünü yalnız geçirmeye mahkûm olan talepçi. Victor Frankenstein ne yaptın, ne yapmalıydın ya da ne yapmamalıydın?

Söylemek istediğim son nokta, kitap en başta tanıştırıldığımız deniz macerasına atılmış olan Walton’ın kız kardeşine yolladığı mektuplardan oluşuyor. Kulaktan kulağa oyununu hepimiz biliriz, ilk söylenen hiçbir cümle en sonda duyduğumuzla aynı olmaz. Peki, Victor’un Walton’a anlattıklarının sonradan yazıya dökülmüş halini okuyorsak eğer biz, gerçek Frankenstein öyküsünün bu kitap bile olduğuna kim emin olabilir? HI? Okunası değil mi? :D

[Ayrıca, kitap boyunca gözümün önündeki yaratık yakın zamanda tekrar serisini izlemiş olduğum (heheh) animasyon film Otel Transilvanya’daki Frankenstein olunca şimdi aklıma gelen şeyi söyleyeceğim: izleyenler bilir ki orada Frankenstein yalnız değildir.]
256 syf.
·10 günde·Beğendi·7/10 puan
“Eylem olarak değil, ama etki olarak gerçek katil bendim”. 90


Neden mi ?

Annesinin ölümünden sonra bilime daha fazla ilgi duyuyor (ölümle yaşam..). Derken kendi çabalarıyla, azmiyle sonradan pişman olacağı bir yaratık yaratıyor ve yalnız bırakıp kaçıp gidiyor.. Olaylar böylece devam ediyor.

Yaratık yaratıcısından bir neden, bir açıkmalama istiyor böyle yalnız kimsesiz bıraktığı için. Her ne kadar vahşı korkutucu bir görüntüsü olsa bile içinde şefkat dolu, sevgi dolu bir ruha sahiptir..

“Ben yardımsever ve iyiydim, acı beni iblis yaptı. Beni mutlu et ki yeniden erdemli olayım. “
120

Yaratıcı ve yaratık birbirlerinden intikam almakla hikaye böyle devam ediyor..

“Sevgili Frankenstein’ım, diye haykırdı.
Mutsuzluk senin kaderin mi ? “
92

Sonunda yaratıcı intikamını alamayıp hastalığa tutulup canını veriyor.. Buna bir nevi yaratığı sebeb olsa bile, kendisi dayanamayıp yaratıcısı olmadan yaşayamayıp kendi canını vermeye gidiyor..


Aslında düşünecek olursak her iki tarafda haklı. Yalnız biz insanlar çok ön yargılı değil miyiz ? Ne yazık ki.. sadece görüntüye önem vererek insanın iç özelliklerini unursamayıp hemen not veriyoruz..

Yine genelde her kitapda olduğu gibi bence şükür etmenin önemini fark ediyorum sanki..

————

Beğendiğim bir hikaye daha. Yalnız ilk bölümlerinde çok zorlandım direk hikayeye giriş yapılmadığından dolayı adapte olamadım.. Anlatımı ve akışı ortalardan sonda güzeldi sanırım :)
Sen kitaplar tarafından eğitildin, saflaştın, dünyadan elini eteğini çektin ve işte bu nedenle biraz müşkülpesentsindir.
Bana yakınlığını dile getirebilecek bir söz,bir ifade mevcut değildi. Kardeşten de öteydi o,çünkü ölüm bizi ayırıncaya kadar yalnızca bana aitti.
Sevgili dağlar! Benim güzel gölüm! Gezgininizi nasıl karşılıyorsunuz böyle! Zirveleriniz berrak; gökyüzü ve göl ise masmavi ve dingin. Bu halinizle huzurun habercisi misiniz, yoksa mutsuzluğumla alay mı ediyorsunuz?
Hiç arkadaşım yok, Margaret: başarı tutkusuyla yanarken, sevincime katılacak kimse yok; başarısızlığa uğrasam, can sıkıntımı hafifletmeye çalışacak kimseler olmayacak.
Kötü sezgilerle yaklaştığın bir teşebbüsün başlangıcında herhangi bir felaketin yaşanmadığını duymak seni memnun edecektir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Frankenstein
Baskı tarihi:
Haziran 2017
Sayfa sayısı:
300
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750521942
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Frankenstein; or, The Modern Prometheus
Çeviri:
Serpil Çağlayan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Serpil Çağlayan çevirisi,
Murat Belge’nin önsözü,
Walter Scott’ın sonsözleri,
Yazar ve dönem kronolojisi,
Kitaba dair görsellerle.


Doğanın ve yaşamın sırrına vakıf olduğunu düşünen genç bilim adamı Victor Frankenstein ceset parçalarından bir canavar yaratır. Victor’un denetiminden çıkan canavar sevgisizlikten ve kimsesizlikten yakınacak kadar “insanlaşır” ve yaratıcısından ona bir eş yaratmasını ister.


Victor’un bu noktadaki tercihi kendi yarattığı canavarla yüzleşmekten kaçınan bütün bir insanlığın trajedisine dönüşecektir. Sinemadan tiyatroya, popüler diziden karikatüre birçok modern sanat dalında bir arketip haline gelen Frankenstein 1818 tarihli ilk basımıyla Türkçede.


“Frankenstein’ın canavarı hâkim sınıflar için tüm insanların eşit olduğu düşüncesine razı gelmenin ne kadar güç olduğunu anlamamızı sağlar. Frankenstein’ın icadı kapitalist üretim sürecinin göz alıcı bir metaforudur.”
FRANCO MORETTI

Kitabı okuyanlar 5,2bin okur

  • eda esen
  • Klasik Sever
  • Saffet Türkoğlu
  • Dilara
  • Şevin Yıldız
  • Cemile
  • Beyza
  • Sonder
  • DENİZ EYMENOĞLU
  • Sıla Karahan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.8 (16)
9
%0.7 (13)
8
%1 (19)
7
%0.2 (4)
6
%0.2 (3)
5
%0.1 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları