Vefa Unutulmamalı Değil mi?
Yol kesen, saldıran, sataşan, adilik yapan üç beş önemsiz toksik haricinde bana moral olarak, maneviyat olarak, medeni insanlar olarak destek veren öğrencilerimden öğretmenlerime, takipçilerimden okul arkadaşlarıma, mesai arkadaşlarımdan amirlerime idari akademik ve kişisel çalışmalarımda beni yalnız bırakmayan tüm gönül dostlarıma teşekkürü bir borç bilirim. Hepiniz iyi ki varsınız, hepimiz iyi ki varız...
Doktor MBC soruyor
Funda'dan...
Boşanmak, sadece iki insanın yollarını ayırması, bir imzanın hükmünü yitirmesi değildir bazen. Hele ki ortada bir çocuk varsa, o imza atılırken kurulan bağ, mahkeme salonlarında tek celsede kopup gitmez. Çünkü evlilik birliği sona erebilir ama anne ve babalık, altına bir kez imza atıldıktan sonra fesh edilemeyen "ölümsüz bir akrabalıktır." ​İşte tam da bu yüzden, o çok sevdiğim tanımımla söylemek gerekirse: Çocuk varsa, anne ile baba arasında artık ömür boyu sürecek bir "hayat hukuku" başlar. ​Sosyal medyada karşıma çıkan bir paylaşım tam da bu yaraya parmak basıyordu: Eski eşinin doğum gününde çocuklarıyla ona çiçek gönderen bir babanın hikayesi... Çevresindekiler "Neden hala hediye gönderiyorsun?" diye şaşırırken, o babanın verdiği cevap aslında hepimize bir insanlık, bir ebeveynlik dersi: "İleride kocaman birer adam olacak iki çocuğum var. Annelerine nasıl davranırsam, onlar da ileride eşlerine nasıl davranmaları gerektiğini öğrenecekler." ​Ne kadar doğru, değil mi? ​Toplum olarak boşanmayı hep bir "savaş", eski eşi ise "düşman" gibi görmeye o kadar kodlanmışız ki, medeni kalanları, çocuğunun geleceği için ortak bir paydada buluşanları hayretle izliyoruz. Oysa asıl hayret edilmesi gereken, bir zamanlar hayatı paylaştığın, çocuğunun diğer yarısı olan insana boşanma sonrasında nefret beslemektir. ​Boşanmış bir anne olarak her zaman şuna inandım: Bizlerin evlilik birliği bozulmuş olabilir, ama o çocuğun gözünde biz hala bir aileyiz. Aynı çatı altında uyumuyor oluşumuz, bir çocuğun hayatındaki güven kalesini yıkmamıza mazeret olamaz. Ayda bir kez de olsa bir araya gelip aynı masada yemek yiyebilmek, çocuğa "Biz senin için hala buradayız" diyebilmek, ona verilecek en büyük mirastır. ​Çocuklar bizim söylediklerimizi değil, ayak izlerimizi takip ederler. Biz birbirimizin
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Tahammül
Video çekip tüm örtülü kadınlara "yobaz, hanzo, cahil" deyip kapatılmaları gerektiğini söyleyen ablamıza bir çift sözüm var: Kendi yaşam tarzını modernlik olarak görüp başkasının tercihine hakaret etmek medeni olmak değildir. Senin giyim tercihlerine nasıl saygı duyulmasını bekliyorsan, sen de insanların örtünme tercihine saygı duymayı öğrenmelisin. Bu ülkenin insanı, yüzyıllardır Anadolu'nun kültürü ve aile yapısıyla yetişmiştir. İster kabul edin ister etmeyin, bu da bu toplumun bir gerçeğidir. Gerçek medeniyet; insanları kıyafetleri üzerinden yargılamak değil, farklı tercihlere tahammül gösterebilmektir. Ayrıca artık şunu anlayalım: Medeniyet kıyafetle ölçülmez. Medeniyet; insanların eğitimde, sağlıkta, hukukta ve yaşamın her alanında eşit haklara sahip olması, yüksek yaşam kalitesi ve ekonomik refah içinde yaşayabilmesidir. İnsanları kıyafetleri üzerinden aşağılamak ne çağdaşlıktır ne de kültürlülüktür. Tam aksine, tahammülsüzlüğün ve önyargının göstergesidir. Bu tür söylemler farklı yaşam biçimlerine sahip insanları birbirine karşı kışkırtmaktan başka bir işe yaramaz. Üstelik bu söylemler en çok da onları dile getiren kişiye zarar verir. Sen insanların örtüsüne tahammül etmezsen, yarın bir başkası da senin giyimine karışma hakkını kendinde görür. Kutuplaşma tam da böyle başlar. Özgürlük; yalnızca kendi yaşam tarzına değil, başkasının tercihine de saygı duyabilmektir. Sevgili, kapalı kadınlara "yobaz" deyip kendini çok medeni sanan ablam; medeniyet insanları aynılaştırmak değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmektir.
Duygu ve Düşünce
"İSLÂM TARİH-ÜSTÜDÜR!.."
(...) Bir kere şu gerçeği ifade edelim: “Tarih-üstü” demek, tarih-dışı demek değildir; hatta bambaşka bir şeydir. İslâm’ın tarih-üstü oluşu, tarihle bağsız olması değildir. Kur’ân tarih içinde nazil olmuştur; Sünnet tarih içinde yaşanmıştır; Sahabe bu hakikate tarih içinde muhatap olmuştur. Fakat bütün bunlar, İslâm’ın tarihî bir tecrübeye indirgenmesini değil, tarih içinde tecelli eden mutlak ölçü oluşunu gösterir. Tarih-üstülük, Kur’ân ve Sünnet’in belli bir tarih içinde zuhûr etmediği anlamına gelmez; bilakis, zuhûr ettiği anlamına gelir. Bu yüzden tarihselciliğin asıl problemi, Kur’ân’ın tarih içinde nazil olduğunu söylemesi değildir; bu zâten İslâm ilim geleneğinin başından beri bildiği ve esbâb-ı nüzûl, Mekkî-Medenî, nesh, siyak-sibak, örf, maslahat, illet ve hikmet gibi kavramlarla işlediği bir hakikattir. Tarihselciliğin en temel yanlış varsayımı, bir hükmün belirli bir tarihî vasatta nazil olmuş olmasına bakarak, o hükmün normatif değerinin de o vasatla sınırlı olduğunu iddia etmesidir. Burada tarihselcilik, doğru bir gözlemden yanlış bir netice çıkarır. Doğru gözlem şudur: Kur’ân belli bir dilde, belli bir toplumda, belli olaylar içinde nazil olmuştur. Yanlış netice ise şudur: O hâlde Kur’ân’daki hükümlerin bağlayıcılığı da bu olaylar, toplum ve şartlarla kayıtlıdır. Oysa nüzûl sebebi, hükmün iniş vesilesidir; hükmün hakikatini ve bağlayıcılığını kendiliğinden sınırlayan bir unsur değildir. Dolayısıyla “İslâm tarih-üstüdür” hükmü, tarihî bağlamı inkâr eden bir tecrid değil, tarihin kendisini İslâm karşısında tali ve muhatap konuma yerleştiren temel bir dünya görüşü hükmüdür. __Tarihselcilik ise bunun tersini yapar; İslâm’ı tarih karşısında tali konuma yerleştirir. Mustafa Öztürk’ün hatası, tarih içinde gerçekleşmiş olmayı tarih tarafından
İslam'da Tarihselcilik
TARİHSELCİLİĞİN YANLIŞ VARSAYIMLARI...
Öncelikle, Mustafa Öztürk’ün şahsında temsil edilen tarihselci anlayışı, yine onun şahsında temsil edilen biçimiyle eleştireceğiz. TARİH-ÜSTÜLÜK TENKİDİ. İlk olarak, Mustafa Öztürk’ün “tarih-üstülük” eleştirisindeki temel problem, “tarih-üstü” ile “tarih-dışı” kavramlarını fiilen birbirine karıştırmasıdır. Tarih-dışı İslâm anlayışı, Kur’ân ve Sünnet’i nüzûl vasatından, sahabe tecrübesinden, nebevî tatbikten, içtihad ve usûl geleneğinden, kısacası hayatın canlı akışından kopararak metinleri donmuş hükümler toplamı gibi okumaktır. Böyle bir yaklaşım gerçekten de eleştirilebilir; fakat bu yaklaşım Ehl-i Sünnet’in ana çizgisini değil, daha çok Selefî-literalist, usûlsüz ve mezhepsiz okuma biçimlerini hatırlatır. Ehl-i Sünnet, Kur’ân’ı Sünnet’ten, Sünnet’i sahabeden, sahabeyi icmâdan, icmâyı mezhepten, mezhebi de fıkıh ve tasavvuf bütünlüğünden koparmaz. Bu yüzden Ehl-i Sünnet’i “tarih-dışı” bir okuma modeli gibi sunmak, hem tarihî açıdan hem de kavram olarak hatalıdır. Nitekim Öztürk’ün kendi tarihselci iddiasını temellendirmek için başvurduğu malzeme de bizzat Ehl-i Sünnet usûl geleneğinin malzemesidir: nesh, esbâb-ı nüzul, Mekkî-Medenî, âmm-hâss, sebebin hususiliği-hükmün umumiliği, ictihad, rey, maslahat, örf, makâsıd gibi kavramlar. Bu kavramların tamamı, Ehl-i Sünnet’in Kur’ân ve Sünnet’i tarihî gerçeklikten kopararak okumadığını gösterir. Fakat Öztürk, bu farkındalığı, sanki tamamen görmezden gelinen veya unutulmuş bir hakikati bulup çıkarmış gibi, Kur’ân ve Sünnet’in tarih-üstü ölçü oluşuna karşı delil gibi kullanır. **Ehl-i Sünnet’in tarih şuurunu kendi tarihselciliğine delil yaparken, Ehl-i Sünnet’i tarih-üstülük üzerinden donuk bir okuma biçiminin temsilcisi gibi konumlandırır. Bu, geleneğin zaten benimsediği bir yaklaşımı
İslam'da Tarihselcilik
TARİHSELCİLİĞİN TEMEL VARSAYIMLARI...
(...) Mustafa Öztürk, Sahabe uygulamalarından ve klâsik usûl geleneğinden hareketle, bazı Kur’ân hükümlerinin belli tarihî durumlarda askıya alınabildiğini veya fiilen uygulanmadığını da işaret eder. Onun açısından burada önemli olan, bu askıya almanın bütün zamanlar için geçerli olup olmaması değildir; asıl mesele, Kur’ân’daki sosyal ve hukukî hükümlerin her durum ve şartta lâfzî biçimiyle uygulanmak üzere vazedilmediğinin gösterilmesidir. Böylece inanç ve ahlâk daha kalıcı, daha âlemşümûl bir alan olarak görülürken; hukukî ve sosyal düzenlemeler tarihî şartlara bağlı, değişken ve yeniden yorumlanabilir bir alan olarak ele alınır. Dolayısıyla Öztürk, Kur’ân’ın nüzûl ortamını sadece anlamaya yardımcı bir arka plân olarak değil, hükümlerin mahiyetini, işlevini ve bugünkü geçerlilik tarzını tâyin eden ana unsur olarak kullanır. Nesh, Mekkî-Medenî ayrımı, esbâb-ı nüzul, re’y, içtihad, maslahat, örf ve şeriatın değişkenliği gibi kavramlar hep aynı yöne çalışır. Ona göre Kur’ân ahkâmı tarihî bir süreçte, tarihî muhataplara, tarihî problemler içinde gelmiştir; bu yüzden onun bugünkü anlamı da ancak bu tarihî şartların belirleyiciliği dikkate alınarak kurulabilir. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -II. Tarihselciliğin Temel Varsayımları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik