• Çoğu kadın gibi oda sanatçıları dışarıdan çok romantik buluyor, ilişkilerinde de medeni insanlar olduklarını varsayıyordu; fakat buzdağının görünmeyen yüzünde vahşi bir tabiat yatıyordu.
  • 223 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yaz Elif...
    Lucifer'in ( Tuco Herrera ) gazabından yaradana sığınarak sitenin Aziz Nesin temsilcisinin sponsorluğunda sahip olduğum şu kısa ama ülke tarihini anlamak için bir o kadar da yeterli kitap ile ilgili bir şeyler söylemezsem çatlayacağım.

    Aziz Nesin, kitabın ilk baskısındaki önsözünde 'başımdan geçenleri yazıyorum, şimdi baktığımda onlara gülüyorum siz de gülün diye yazdım' diyor. Bu basımdan 37 yıl sonra yeni önsözde diyor niye gülüyoruz ya, ben şu an çok kızıyorum. Şayet ilk baskıdan okumuş olsaydım kitabı bitirdiğimde derdim bu adam bu kitabı gördüğünde, yaşadıklarını hatırladığında nasıl güler. Deli oldum sinirden, sıkıntıdan.

    Aziz Nesin 'i televizyonlardan haberlerden öğrenmek ve bir iki meşhur cümlesini okuyarak tanımak aslında ülkenin tam da işaret edilen okuma istatistiğini kanıtlar nitelikte değil mi?
    Okuyun lan, kafanız acımaz.

    Şu kitap yalnız dört aylık sürgün süresini anlatıyor. Ama dört ayda bir insanı nasıl ölmekten beter edebilecek bir devlet yapılanması olduğunu da gözler önüne seriyor. Zamanında Osmanlı'da sürgün gönderilirken aileye ve sürgün gidene ufak da olsa 'ölmemesi adına' bazı yardımlar yapılırmış gel gör ki sağolsun dönemin iktidarları çekip vursaymış daha az onur kırıcı hareket ederim diye düşünmüş olacak ki Yaşar Kemal'in "Zilli Kurt' hikayesi kahramanı gibi nereye gitse bu çok 'tehlikeli azılı suçlular ' onları mahvetmekle and içmiş gibiler. Cebinde beş kurusu parası yok, küçücük çocukları var, ailesi perişan, karısı da anladığım kadarıyla kıl o dönem, soğuktan açlıktan kırılıyor, hatta eli donduğu ve hareket ettirmekte zorlandığı için yazısının bozuk olmasından ötürü özür dileyecek kadar yüce bir adam bu Aziz Nesin. Sırf saygı duyduğu için sırtına binen kerim sadiye de (özel bir küfürü hakediyor ya neyse), yemeğine ortak olan aşırı meraklılardan da kendisine hayran olduğunu ama hiç görüşmemiş olduklarını özellikle tembihleyen sözde yazar müstakbel devlet büyüğüne de, selam vermeyen okul arkadaşlarına da ve listeler dolusu cahiline kadar neler var neler.

    Kitabın yine en çok içimi acıtan kısımlarından biri dönemin dergisi Markopaşa 'yı birlikte çıkardıkları Sabahattin Ali'nin adının geçtiği yerler. Bir mektupta Sabahattin Ali'nin mahkeme mahkeme süründükten sonra ortalarda olmadığı, dergiye ait bazı paraları alıp gittiği hatta mektubu yazanın boynu altında kalsın onun diyerek kendilerini unuttuğunu düşündükleri dönemde aslında Sabahattin Ali'nin ölmüş olması...

    Bu arada yaklaşık bir sene cezaevinde kalmasına ve 4 ay sürgün yemesine neden olan suç neymiş biliyor musunuz?
    'Nereye Gidiyoruz?' başlığı ile yazdığı bir broşür. Peki bu çok tehlikeli broşürde ne ola ki? Offf çok korkunç ve bir o kadar da sakıncalı. Diyor ki ülke Amerika'dan yardım alıyor ama dikkat edelim amerika bizi sömürmesin yardım adı altında bizi soymasın. İnanın yazının tam metni bunu içeriyor. Ve bu yazı ile milli menfaatlere aykırı yayın yapmaktan tutuklanıyor. Şu anki muhteşem demokrasimize o kadar aykırı ama zamanında oluyormuş işte.

    En en can alıcı yerlerden biri de gazetecilere sesleniş. Allahım Aziz Nesin bu yazıyı geçen hafta yazmış olmalı, yoksa bu ülkenin... :)
    "Eğer bu alışverişin hakiki sebeplerini ,ülkemizde bitek gazete, bitek gazeteci medeni bir cesaretle yazmış olsaydı, o zaman bu işi ciddi olarak ele almak lüzumunu duymazdım, bana yine işin alayı kalırdı.
    Bu memlekette, beyinleri cüzdanlarında olmayan tek bir gazeteci yok mu? Bu memlekette, hakikatleri gördükleri ve konuştukları halde, bunları yazabilecek ve halka duyurabilecek cesur adam kalmadı mı? Onsekizmilyonun kurtuluşu uğruna pis canını düşünmeyen insan yok mu? "
    Cevap veriyorum Azizciğim; olmaz mı, ayıpsın...
    Bizde gazetecilik öyle ilerledi ki, nasıl güzel ses ediyorlar, boğazda yalıda oturanından cumhurum isterse kendimi ona sunarım diyenine ultra gazetecilik var bu memlekette, behey yaa. Haaa bunların yanında başka ses çıkaran gazeteci yok mu? Var elbet hem de Atam'a sahip çıkan cinsten, hakkında kitap yazıyor, 2500 liraya halka satıyor, nasıl bir hizmet görmen lazım Azizciğim.

    Ne diyim...
    Ben bu 200 küsur sayfayı bin sayfalık anlatsam kaç yazar. Günlerdir içim içimi yiyor, okuyoruz, öğreniyoruz, değişiyoruz zihnen ya da davranış olarak...
    Peki biz neyi değiştiriyoruz, ne için mücadele veriyoruz, hayatta neye dokunuyoruz da güzelleştiriyoruz?
    Bu dertleri bilmiyor muyduk? Yani Sabahattin Ali'lerin, Nazım'ların, Ahmed Arif'lerin Aziz Nesin'lerin çektiklerini yeni mi öğrendik? Hayır, değil mi ?
    Peki ne yaptık, ne yapıyoruz, ne yapacağız? Daha evindeki töreye karşı gelemiyorken dünyayı nasıl değiştireceksin ey devrimci ?
    Yalandan yaşıyoruz işte.
    Yalandan konuşuyor yalandan üzülüyor yalandan okuyoruz.
    Kendimi boğazın sularına bırakmadan gideyim kendimi yine şiire vurayım diyorum, okuduğum şiirin şairini devlet kurşuna dizmiş, hey allam yaa...
  • İnsan, kendini ya öve öve gökyüzüne çıkarma ya da  yere yerin dibine batırma tehlikesiyle karşı karşıyadı çoğu zaman. Ortayı bulmak, dengeyi kurmak, doğruya varmak öyle her babayiğidin harcı değildir bilesin!
    - Bizim gibi dışa dönük toplumlarda ve mesela Arap toplumlarında da, sosyal baskı ve onun söze dökülmüş hali: " El alem ne der? " korkusu, baskısı - kendin olabilme - nin önündeki en sağlam engellerin başında gelir. O baskının çok daha ağırı, çok daha organize olanıysa bazen mahalle, bazen köy, bazen de kasaba baskısı olarak keser yolunu; kendin olabilmenin.
    - Sonra doğal olmak, kendin olmak idealindeki insanların önünde - yapmacık olmakla suçlanmak - alışıla gelmiş davranış kalıbı boy göstrir. Eeee!, toplumun büyük çoğunluğu el alem için yaşarken, mış gibi yaşamları sürdürürken, mutsuz; ama zoraki bir tavırla; kendi olmak isteyene karşı nasıl daha farklı, daha geliştirmeye odaklı bir yaklaşım geliştirilebilir ki? Ya da o gelişmiş, o olgunlaşmış bakış açısı o toplumdan beklenebilir mi ki?
    - Çünkü o toplumun bireyleri olmadıkları gibi, başkaları gibi yaşamaya öylesine alışmış ve alıştırılmışlardır ki, aralarından biri " Ben kendim gibi olmak,kendim gibi yaşamak istiyorum." dediğinde ya ona uzaylı muamelesi yapılır; ya da ilk fırsatta " Bizim gibi olmayanı bir kaşık suda boğarız biz! " tavrı geliştirilir; sinsi ve hiç de mertçe olmayan bir yöntemle.
    - Sonra kendi olmak isteyenin belli bir fikirsel, algısal derinliğe, öz denetim ve özeleştiri yapabilen olgunluğa, arayan, soran, sorgulayan muhakeme gücüne ulaşabilmiş olması gerekir. Bazen bu, bireyi yanlızlığa, "Tek başıma bu işin içinden çıkamam." karamsarlığına da iter.
    - Olayları vicdanıyla ölçemeyenlerin, adalet terazisi bozuk olanların, adil olma kaygısı taşımayanların hiçbir zaman tam ve eksiksiz olarak kendi olmaları mümkün değildir.
    - Sonra, kendi olanlar, çoğu zaman - politik davranma - yı dışladıklarından, şiddetle reddettiklerinden ya işini bilmemekle, politika yapamamakla ya da hayatı boşuna yaşamış bir angut olmakla suçlanırlar.
    - Kendi olabilmek ayrıca müthiş bir öz güven, kendiyle barışık olma, fazlasıyla gelişmiş bir medeni cesaret ve deyim yerindeyse, mangal gibi de bir yürek ister.
    - Kendi olmak isteyen, her an en yakınındaki insandan, en uzağında kalana kadar tüm sevdiklerini, tüm çevresini kaybetme tehditi ile karşı karşıyadır. Çünkü o, çoğunluk gibi birbirinin aynı olmayı değil, tek ve hür olmayı seçmiştir. Hürriyetinse herkese uygulanan şaşmaz acı reçetesi: koskocaman bir yanlızlıktır.
    Velhasılı kelam, kendin olabilmek:
    Yaşam boyu sürecek çok uzun ve ağır bir maraton olduğu kadar, yorucu, yıpratıcı, zaman zaman insanı kendiyle, bazen de en sevdikleriyle bile kavga ettiren, ayrı düşüren, çok ciddi azim, kararlılık, ciddiyet ve de ne istediğini bilmek ve dik duruş gerktiren bir çileler manzumesidir.
  • Bedevi bir kavim ve ümmi bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr-ı siyasiyeden hâlî ve kitabsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak, şarktan garba kadar cihanpesendane idare eden ve Sahabe namıyla dünyada namdar olan cemaat-i meşhurenin ittifak ile; can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli iman ile tasdikleridir.
  • Suphi Nuri kız ve erkeklerin aynı üniversitede eğitim görmemeleri gerektiğini, kadınla erkeğin aynı mekanda bulunmasının kadınlarda ahlak düşüklüğüne yol açacağını savunan erkek yazarlara karşı "•asri ve medeni" olmanın tek yolu olduğunu belirtiyordu: "Bizim bildiğimiz bir şey varsa dünya ileriye gidiyor. ... Kadınla erkek •alemde beraber halk edilmiş [yaratılmış], beraber yaşamış ve beraber çalışmıştır." Gerçekler ve gelenekler dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de ve İslam aleminde kadınla erkeği hep birleştirdiği halde, "Biz neden kadınlarımızı gücendiriyoruz ve onların •iffet ve sadakatinden şübhe edi­yoruz?" diyordu.
  • YEDİNCİ REŞHA:
    İşte bak: Şu cezire-i vasiada vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvamı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini def'aten kal' u ref' ederek bütün ahlâk-ı hasene ile techiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak! Değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshir ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu.
  • Emine Semiye 1. Dünya Savaşı koşullarında bir "kadın inkılabı" nın gerçekleştiğini savunuyordu. "Medeni milletler gibi bizde de (ka­dın inkılabı)nın başladığına şübhe yoktur... Ve bu inkılab bir seylab [sel suyu] şiddetiyle cereyan halindedir," diyordu.Kadınlar çalışma sahasına atılarak milletin temel direği haline gelmişti:
    ... (harb-i hi'il [korkunç savaş]) yüzünden bizde (bir kadın inkılabı) başla­ dığı inkar olunamaz. Artık -kadın- çalışmak sahasına atılmıştır. İhtiyacın tev­ lid ettiği [doğurduğu] bu (çalışıp kazanmak) fl•idesini (kadın) ince zekisiyle pek iyi anlamıştır(...)