Ancak paradoksal bir biçimde, sansürün olmaması fantazinin
hükmünü artırmaktan ziyade azaltır. Fantazinin başına gelebilecek en
korkunç şey gerçekleştirilmesidir.
Lacancı bir bakış açısına göre Şark, "toplumsalı" hem koşullayan hem
de ondan kaçan bir fantazi uzamı teşkil eder. Fantaziler arzu nesneleri
üretir ama bu nesneler erişilmez gibi algılanır. Kanun, yani çeşitli
eylemlerin yasaklanması kısıtlamaları aşma arzusu yaratır. Şark böyle bir
ihlal arzusunun ürünüdür. Bu bakımdan tatmin edilmiş bir arzu sanrısı
değil, bir sorunun cevabıdır: Neden bu arzu?
Sinemaya dıştan ve içten yaklaşımlar arasında gidip gelirken, sinema
figürleri bize bire bir, sinemasal anlamlarından ayrı sosyolojik anlamlar
sunuyor. Yani filmleri alegorik olarak okuyoruz. "Toplumsal olguları"
soyut teori aracılığıyla incelemek yerine, toplumsal olgular olarak filmleri
alegori aracılığıyla inceliyoruz.
Lacan'ın izinden giden Althusser,
özerklik fikrinin öznenin ideolojik mesajlarla yükümlü hissetmesini
sağlayan gerekli bir yanılsama olduğunu öne sürer. Demek ki imgesel ile
simgesel arasında daima bir diyalektik söz konusudur: "Bütün ideolojileri
teşkil eden özne kategorisidir; fakat derhal eklemek isterim ki bütün
ideolojilerin özne kategorisinden müteşekkil olmasını sağlayan, bütün
ideolojilerin somut bireyleri özneler olarak 'teşkil etme’ işlevine sahip
olmasıdır" (a.g.y. 45).