Ne var ki, imkânsız bir ilhamın yerini tutacak bir insanlık gözlemi ihtimaliyle
kendimi teselli ederken, aslında sadece bir teselli aradığımı ve bulduğum
tesellinin hiçbir değeri olmadığını kendim de biliyordum. Gerçekten bir sanatçı
ruhuna sahip olsaydım, batan güneşle aydınlanan bu ağaçtan perde karşısında,
neredeyse vagonun basamağına kadar yükselen, bayırdaki küçük çiçeklerin
karşısında kimbilir ne büyük bir haz duyar, taçyapraklarını sayabildiğim,
çiçeklerin rengini, birçok değerli edebiyatçı gibi tarif etmekten kaçınırdım; insan
hissetmediği bir hazzı okura aktarmayı umabilir mi?
Çalınan parça her an bitebilir, salona girmek zorunda kalabilirdim. Bu yüzden,
birkaç dakika içinde üç kere yaşadığım birbirine eş hazların doğasını mümkün
olduğu kadar hızlı çözmeye ve bunlardan çıkarmam gereken dersi anlamaya
çalışıyordum.
İçimde üç dört kere dirilmiş olan benliğin tattığı şey, belki gerçekten de
zamandan kopuk varoluş dilimleriydi, ama bu seyir, sonsuzluğun seyri olmakla
birlikte, bir anda geçip gidivermişti.
Peki ama, sanat sayesinde yapabileceğimiz bu keşif,
aslında bizim için en değerli olması gereken, genellikle hiç öğrenemediğimiz
şeyin, yani gerçek hayatımızın keşfi, zannettiğimizden çok farklı olan ve bir
tesadüf sonucu gerçek hatırasına kavuştuğumuzda içimizi benzersiz bir
mutlulukla dolduran, hissettiğimiz gerçekliğin keşfi değil miydi? Sözde gerçekçi
sanatın sahteliği de bu fikrimi doğruluyordu; hayatta hissettiklerimizi gerçekten
çok farklı biçimde ifade etmeye ve kısa süre sonra bunu gerçeğin kendisi
zannetmeye alışmış olmasak, gerçekçi sanat bu kadar sahte olmazdı.