• Edirne uzun ve yorucu bir kuşatmanın ardından 16 Mart 1913’te Bulgar kuvvetleri karşısında düştü. Bu, muhalefet saflarındayken kurtarılmış bir Edirne için agresif bir kampanya yürütmüş olan ve bunu 23 Ocak 1913’te yaptıkları darbenin gerekçesi olarak ortaya koyan İttihatçılar için acı bir darbe oldu. “Bâb-ı Âli Baskını” olarak bilinen bu ünlü hadise, imparatorluğun sonraki yıllarına ve ardından da İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Türkiye Cumhuriyeti’ne hâkim olacak, subaylar ve bürokratlar tarafından yürütülecek bir yönetim döneminin habercisiydi. Eşref ’in bu hadiselere ilişkin daha sonraki anlatımından o mukadder ve kanlı günde orada olup olmadığı açık değilse de olaylardan gayet haberdardı. Şüphesiz hadisede rol alanlar, Enver ve Talat Beylerden Mümtaz’a, Sapancalı Hakkı’ya, Filibeli Hilmi’ye ve Yakup Cemil’e kadar İttihatçı subayların çekirdek kadrosundan müteşekkildi. Eşref baskın sırasında ateş açan ilk kişi olan yakın çalışma arkadaşı Sapancalı Hakkı’nın o esnada “konyaktan küfelik olduğunu” yazar. Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın temsil ettiği üst düzey
    Osmanlı yönetimi Edirne’nin ve Batı Trakya’nın kaybedilmesine razıydı. Bu rızanın arkasındaki mantık, Batı Trakya’nın Yunanistan ve Bulgaristan arasında çatlağa neden olabilecek bir tampon bölge olarak Bulgaristan’ın elinde kalmasının İstanbul için daha iyi olacağı yönündeki stratejik görüşe dayanıyordu. Bu durum, Osmanlılara “son sözü söyleme” fırsatını verecekti Mezkûr mantığın peşine takılan İstanbul kısa zaman sonra barış istedi ve Avrupa’da kalan son toprağını Londra Antlaşması’yla terk etti. Fakat İttihatçı fedaî subaylar, defteri bu şekilde kapatmaya razı değillerdi. Bunu nihayete ermemiş bir mesele addedip, kısa bir süre sonra, sallantıda olan hükûmetin elini zorlamak suretiyle Batı Trakya’yı geri alma planını uygulamaya başladılar. Eşref’in hatıratı eylemci subaylar tarafından çekilmekte olan şahsi ıstırabın şiddetine işaret eder. Enver, imparatorluğun antlaşmayla Edirne’yi verdiği haberleri karşısında “ümitsizliğe düşmüş” ve iki adam haberler karşısında içlerini dökmüştü. Mümtaz, eğer İslam buna müsaade etmiş olsaydı intihar etmekle yükümlü olacaklarını yüksek sesle dile getirdi. [Göreceğimiz üzere Süleyman Askerî İngilizlerin Mezopotamya’daki ilerlemelerini durdurmayı başaramayınca Birinci
    Dünya Savaşı sırasında Irak’ta canına kıyacaktı.] Burada güçlü bir retorik yapılıyor gibi görünebilir, mamafih, fedaî zabitanın artık bu tür konuşmaları doğrudan eylemle destekleyecek siyasi nüfuzları da mevcuttu. İmparatorluğun hasımları Balkanlarda ilerledikçe Müslüman nüfusun korkunç acılara maruz kalması da yaraya tuz bastı. İmparatorluğun sınırları daralmaktayken, ahalisine karşı işlenen suçlar pek yeni değildi, ancak vatandaşlarının çektiği çilelere ilişkin haberler Osmanlı topraklarında bu kez hızla ve etraflıca yayıldı. Ağır adımlarla İstanbul’a yürüyen bitap hâldeki mültecilerden müteşekkil uzun kafilelere tanıklık etmemiş kişiler için, dönemin esip gürleyen basını, haberleri açıkça sert ve sıklıkla şoven ifadelerle geçiyordu. Çarpıcı çizimler ve hatta bazen Müslümanların parçalanmış cesetlerini gösteren fotoğraflar içeren raporlar oldukça gergin bir atmosfer yaratıp intikam arzusunu tetikledi. Fakat bu intikam Balkan devletlerine yöneltilmemişti. İlerleyen sayfalarda üstünde duracağımız, Batı Trakya’daki oldukça sınırlı istisna haricinde, İttihatçıların önde gelenleri, imparatorluğun durumunun Balkanlarda daha fazla savaşmaya elvermediğini kabul etmek durumunda kaldılar. Lakin bu sürecin sonunda ortaya çıkan rövanşist ruh, İttihatçıların Anadolu’daki Rum Ortodoks ve Ermeni nüfusa karşı Birinci Dünya Savaşı’nın arifesindeki ve Birinci Dünya Savaşı sırasındaki politikalarını yıkıcı sonuçlara gebe kalacak şekilde yönlendirdi. Birçoğu, kaybedilen Balkan topraklarından gelen mülteciler olan İttihatçı
    liderler, “Anadolu’daki durumu Balkanlardaki son hadiselerin gözüyle okudular.” İntikam ruhu, toprak ve ulus hakkındaki yaygın algıları savaş sonrası dönem boyunca biçimlendirmeye muhtemelen devam etti. Fakat İkinci Balkan Savaşı’nın sonu itibariyle bunların hepsi
    henüz istikbalin sisleri ardındaydı. Enver’e yakın eylemci subay grubu, henüz Edirne düşmeden bile önce, savaş sırasında kaybedilmiş fakat hâlâ oldukça büyük bir Müslüman nüfus barındıran şehrin batısındaki toprakları geri almak için bir taarruz planlamaktaydı. İttihatçıların önde gelenleri ciddi ölçüde mültecilerden oluşuyorduysa da fedaî zabitan daha da yoğun bir mülteci veya mülteci çocukları topluluğuydu. Başta Eşref, kardeşi Selim Sami, Süleyman Askerî ve İbrahim Cihangiroğlu, Çerkes Reşid, Sapancalı Hakkı ve “Bulgar” Sadık gibi arkadaşları
    olmak üzere çarpışmaların bir sonraki safhasında rol alacak bütün adamlar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının daralmasından ve/veya Kafkaslardaki Müslüman topraklarında icra edilen etnik temizlikten etkilenmiş kişilerdi. Genel hedefleri imparatorluğu her ne pahasına olursa olsun savunmaktı. Birinci Balkan Savaşı’nda yaşanan felaketin ardından dikkatleri, sınırları batıda Karasu Nehri ve doğuda Meriç Nehri’yle çizilen Batı Trakya topraklarına odaklandı.
  • 304 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu Markopaşa incelemesini sadece Sabahattin Ali için okumuştum. Açıkçası Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz çok da sevdiğim kimseler değiller ancak onların çektikleri zorlukları öğrenmek de hoşuma gitmedi değil. Yazar 3 ayrı sezonluk Markopaşaları ve onun peşisıra gelen Markopaşa soyundan gazeteleri tek tek tetkik etmiş ve güzel kapsamlı bir çalışma ortaya çıkarmış. Senelerdir yeni baskı yapmamış olması bilinmezlikten mi yoksa popülaritiye yenik düşmüşlüğünden midir bilemiyorum ancak yabana atılmayacak güzel bir eser olduğu kesin. Ben okurken keyif aldım sizlerin de keyif alacağının ümidindeyim
  • ÜÇÜNCÜ B1RLEŞİM

    29.V. l 950 Pazartesi

    İstanbul milletvekili Adnan Menderes'in kurduğu hükümetin programı

    Adnan Menderes - ...

    Muhterem arkadaşlar,

    Biraz yukarıda millete mal olmuş inkılaplarımızın korunmasından bahsetmiştik. Bu konuda bilhassa üzerinde durabileceğimiz mesele memleketi içinden yıkıcı aşırı sol cereyanları kökünden temizlemek için icabeden kanuni tedbirleri almaktır. (Soldan alkışlar). İrtica ve ırkçılık gibi ayırıcı cereyanları vasıta olarak kullanan ve çok defa kendisini bu maskeler altında gizleyen aşırı solcu hareketlere karşı gereken bütün tedbirleri almakta

    asla tereddüt etmeyeceğiz. Biz bugünün şartları içinde aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaa etmek gafletinde bulunmayacağız. (Soldan "bravo·' sesleri). Bugün aşırı sol cereyanlara mensup olanların, mücerret bir fikir ve kanaat sahibi olmaktan ziyade, yıkıcı cereyanların aletleri olduklarına şüphemiz yoktur. Fikir ve vicdan hürriyeti perdesi altında bütün hürriyetleri kan ve ateşle yok etmekten başka bir maksat gütmeyen bu ajanları adalet pençesine çarptırmak için icap eden kıstasları ve vuzuh ve katiyetle tespit etmek zaruretine inanıyoruz. (Alkışlar). Ancak bu suretledir ki, mizah veya siyasi tenkit kisvesi altında ayakta tutulmak istenen ve hakikatte düpedüz aşırı sol cereyanların eseri olan neşriyatın tahribatından memleketi korumak

    kabil olabilecektir.



    Hedef belliydi. Açık olmasa da bu hedefin başında iki mizah yazarı vardı: Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin . . . izleyen günlerde koşullar daha da ağırlaştı. Rıfat llgaz bir yandan sanatoryumlarda yaşam savaşımı verirken bir yandan da

    orada burada yazmaya çalıştı. Adembaba'daki yazıları yüzünden hakkında altı dava birden açıldı. Giderek adı bile "yasaklı" oldu. Yazılarını kimseler basmadı, ekmek parasını dizgicilikle kazanmaya başladı . . . Hapishane-hastane-yazı(matbaa)hane üçgeninde yaşam sınavı verdi. İnatçılığını bırakmadan mizahı sürdürdü. "Stepne" takma adıyla Hababam Sınıfını yazdı ve öğretmen olarak halkın gönlüne doldu. Ne var ki cezaevinde geçen günlerinin toplamı beş yıl, beş ay, yirmi beş günü buldu . . . İlginçtir ki aldığı son ödül TC Kültür Bakanının elinden oldu .. .



    Aziz Nesin ise Fransızca bilmemesine karşın Fransızcadan çevirdiği öne sürülen bir yazı yüzünden 16 ay hapse ve 16 ay güvenlikçe gözaltında tutulmaya mahkum edildi. Sultanahmet, Üsküdar ve Nevşehir cezaevlerinde yattı. Sık sık yargılandı. Sık sık çıkışlar yaptı. Sivas yangınından şans eseri kurtuldu. Mizahsal açıdan "Aziz Nesinlik" deyiminin sahibi oldu . . . 1938'de yalnızca Atatürk ölmedi; onun imzasını taşıyan ne varsa tersyüz edilmeye başlandı. Atatürk döneminde şair ve yazarlar milletvekili , büyükelçi yapılır; bilgi ve görüşlerinden yararlanılırdı.

    Atatürk döneminde olduğu gibi Markopaşacıların yazdıklarına azıcık kulak verilseydi bugünleri böyle yaşamazdık

    Markopaşa'lardan bugüne pek bir şeyin değişmediği, yalnızca kişilerin değiştiği ama aynı rollerin yine oynandığı görülüyor. Dolayısıyla Markopaşacıların yazdıklarının geçerliliği de sürüyor. Bugünkü kuşaklar ne Hicabi Dinç'i tanıyacaklar ne Ahmet Demir'i ve hatta ne Cemil Sait'i ne de Recep Peker' i... Ama Sabahattin Ali'yi, Rıfat Ilgaz'ı, Aziz Nesin'i herkes tanıyor. O günlerde birinciler daha güçlü görünseler de bugünlere ikinciler, yani Markopaşacılar ulaştılar. Markopaşaların çıktığı yıllarda Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin Haklarındaki vatan hainliğine varan "kökü dışarıda" türünden suç atmalar bugün gülünç kaldı. Köklerinin ne denli ulusal olduğu onlara karşı olanlarca da örnek verilir oldu. Zaten Markopaşacıların uzun yaşayanları sürekli halkın arasında, yokluk

    ve sıkımı içinde sürdürdüler yaşamlarını . . . Memleket ise görülüyor işte ... Markopaşacıların dedikleri bir bir gerçek oldu. Bir kez daha anımsayalım, Sabahartin Ali'nin "Bu Yardımın Sonu Nereye Varacak?" çırpınışlarını, Rı fat Ilgaz'ın "Nasıl Girer?" uyarısını, Aziz Nesin'in "Nereye Gidiyoruz?" sorusunu ve Markopaşacıların diğer yazılarını ... Emperyalizmin doyum bilmez sömürüsüne adım adım nasıl düştüğümüz ve bugünkü çıkmazlara nasıl geldiğimiz ortada. Kemalizmden kopuşla başlayan süreçte bugünlere neden ve nasıl geldiğimizin yanıtını Markopaşacılardan öğrenmeliyiz. Çözüm için o nedenleri düşünmeli, yeniden tam bağımsız ulusal bilince dönmeli ve halka inmeliyiz. Halkla birlikte kimin kökünün dışarıda kimin içeride olduğunu kanıtlarıyla ortaya koymalıyız ki çözüm yolları doğru olarak belirlenebilsin. Tam bağımsızlık uğruna savaşmış kalpaklı, kalpaksız Kuvayi Milliyecilerin anılarına saygıyla....
  • 1950 yılı 14 Mayısında önemli bir olay olmuştur. Yapılan genel seçimleri Demokrat Parti kazanmıştır. 1 5 Temmuz'da da af yasası çıkmış, bu yasadan Markopaşacıların sağ kalanları da yararlanmıştır. Halkın umut bağladığı Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi, artık mizah gazetesiyle muhalefet etme gereğini de ortadan

    kaldırmıştır. Seçimleri izleyen günlerde İzmir Tepecik Sanatoryumunda yatma sırası gelen Rıfat Ilgaz, şu değerlendirmeyi yapıyor:

    "... Aslında, Markopaşa devrini tamamlamış, tarihsel eylemini yapmıştı. Bugün bile o Markopaşa'yı çıkarsak müşterisini bulamaz. O belli bir tarihsel dönemin, çağın ürünüydü. Cumhuriyet Halk Panisi'ne karşı ilk gerçek muhalefet örneklerini vermişti. Halkın umudunu, isteklerini dile getirmişti. Kısaca, üzerine düşen işi yapmıştı"

    Yukarıda anlatıldığı gibi Markopaja'nın etkisi meclis gündemine kadar ulaşmış, günlük yaşamımızdan artık çıkmayan "kökü dışarıda" deyiminin kökleşmesine neden olmuştur. Markopaşa sürekli eleştirmiş ve karşılığını da almıştır. Gazete üzerinde polislerin, sıkıyönetimin ve hükümetin sürekli baskıları olmuştur. Aynı gruplar matbaaları etkileyip Markopaşanın pek çok sayısını bastırmamışlardır. Gazete aleyhine gösteriler hazırlanmıştır. Benzer engellemeler kağıt ve dağıtım konularında da yapılmıştır. Emperyalizme ve özellikle Amerikan emperyalizmi ile Milli Şef dönemi baskılarına muhalefet eden Markopaşa bu uğurda sahibi ve başyazarını kurban vermiştir. 1948 Nisanından beri bir türlü aydınlatılamayan bu cinayet, cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul aydın" cinayeti olarak kabul edilmelidir. 14 Mayıs 1 950 seçimleriyle iktidara gelen Adnan Menderes okuduğu hükümet programına mizah gazeteleriyle mücadeleyi de alıyordu:
  • Markopaşa'nın başına gelen bunca olaylar onun başarısını gösterir. Peki, bu başarının nedenleri nelerdir? İşte bu sorunun yanıtını Aziz Nesin Medet gazetesinin 3. sayısında veriyor: Markopaşa'daki başarının birçok sebepleri arasında en önemlileri şunlardır:

    l - Markopaşa o zamana kadar bilinmeyen bir mizah ve hiciv yeniliği getirmiştir.

    2- O zaman ve daha evvel çıkan mizah gazetelerinin bütün maksadı -çok evvelkiler arasında istisnalar vardır- hoşça vakit geçirmekti. Markopaşa ise halk hizmetinde, halk dertlerini belirtmek ve halka faydalı olmak için mizahı bir vasıta olarak kullanırdı.

    3- Markopaşa'nın kullandığı dil, halkın kullandığı dilin ta kendisi idi ki bu, bir halk gazetesi için en önemli iştir.

    4- Markopaşa'nın çıkış zamanı siyasi olayların en civcivli zamanına rastlamıştı, bu fırsattan istifade edildi.

    5- O devrede muhalefet, şimdiki kadar sertleşmemişti. Markopaşa, putlaştırılmış olanları en çirkin yerlerinden halka göstermiş, en cesaretli tenkidi yapmıştır.

    6- Gazetede çalışan arkadaşlar arasında ahenkli bir çalışma birliği kurulabilmiştir.
  • Markopaşa'da çıkan yazıların her birini yazarlarının hepsi de ayrı ayrı yazma yeterliliğine ve kararlılığına sahiptir. Bu açıdan Markopaşa tam anlamıyla bir işbirliği, gönül birliği içinde çıkarılmıştır. Yeri gelir, karikarüristi yazı işleri müdürü olur. Yeri gelir, hapishanedeki Aziz Nesin'in yerine ona ait dizi yazının ilerisini aynı biçemle ve onun adına Rıfat Ilgaz sürdürür. Yeri gelir, bir şiir birlikte yazılır. Ama değişmeyen bir gerçek vardır: Hangi yazıdan kovuşturma açılırsa, emniyete ve mahkemeye düşülürse o yazıyı yazı işleri müdürü yazmış olur.

    Şimdilik elimizdeki belgelere göre Markopaşa dizisi toplam 7 ad (Markopaja, Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Medet , 8 sahip (çeşitli tarihlerde 15 kez değişerek), 10 yazı işleri müdürü ( 13 kez değişerek), l i teksir makinesi olmak üzere 9 matbaa . ( 15 kez değişerek) , 1'i posta kutusu olmak üzere 10 adres ( 12 kez değişerek) değiştirerek 77 sayı (72'si elimizde) çıkabilmişrir. İlk sayısı ile son sayısı arasında

    3 yıl, 4 ay, 28 günlük süre vardır ve bu 176 hafta etmektedir. Haftalık Markopaşa ve soyundan gelen gazeteler ancak 77 sayı çıkabilmiştir. Tam 99 hafta (99 sayı da denilebilir) çıkamamıştır. İlk sahibi Sabahattin Ali öldürülmüştür. Bu gazeteler aleyhine 28 dava açılmış (14'ünün bilgisi elimizde), yazarları toplam olarak 8

    yıl, 3 ay, 7 gün ceza almışlardır. Sabahattin Ali' nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk 1948 Ağustosunun

    son haftası, Rıfar Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı Yaşadıkça da Eylül 1948'de bakanlar kurulu kararıyla toplatılmışrır. Bu

    tarihten dön yıl önce Ilgaz'ı n Sınıf adlı şiir kitabı, bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in Nereye Gidiyoruz adlı broşürü bakanlar kurulu kararıyla toplatılmışrır. l949'da da bu kez Mustafa Uykusuz'un Mim Uykusuz Karikatür Albümü bakanlar kurulu kararıyla toplatılmıştır. Bu arada 08.12.1948 tarih ve 3/8379 sayılı bakanlar kurulu kararıyla Markopaşa' nın 5 ve 6. sayıları toplatılır. Krallar ve Prenses yazıları gibi kimi yazılar "dış siyasete aykırı" nitelikte

    görülerek 10.02.1949 tarih ve 2/8757; 17.2. 1949 tarih ve 3/88 14, 3 /8822, 3/8823; 14.4. 19 4 9 tarih v e 3/9 ı 4 9 sayılı bakanlar kurulu kararları Markopaşa sayıları için alınmıştır. Görüldüğü gibi bu yıllarda, bakanlar kurulu çoğunlukla Markopaşacılar için toplanmakradır . . .
  • SONSÖZ YERİNE

    Görüldüğü üzere Markopaşa siyasi bir halk gazetesidir. Bu özelliğiyle toplumcu bir özellik taşır. Toplumu direkt ilgilendiren gerçek olaylar konu olarak ele alınıp mizah masasına yatırılmıştır. Konular arasında emperyalizm, sömürü, halkın aldatılması vb. olaylar vardır. Yönetenlerin yanında yönetilenlerden, sandalyeyi çekenin yanında sandalyesi çekilenden yana olunmuştur. Bu yan tutma, halktan yana olmanın ötesinde halktan biri olma, halkın

    gözüyle bakma ve onun diliyle yorumlamaya kadar varır. Deyim ve deyişlerden geniş ölçüde yararlanılır. Amaç, güldürme değil düşündürmedir. Olaylar gibi kişiler de gerçektir : milletvekilleri, bakanlar, il başkanları, cumhurbaşkanları, yabancı ülke kralları, yöneticiler, valiler, emniyet müdürleri, savcılar, doktorlar, tatlı su

    enteli dönekler . . .