Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir laleyi en çok öne çıkartacak olan, uçları iğne gibi sivrilmiş, abartılı derecede uzun taç yapraklara sahip olmasıydı. Çizimlerde, resimlerde ve seramiklerde (Türkler' in laleye dair ideal güzellik anlayışının varlığını sürdürdüğü yegane mecralar; insan coğrafyası istikrarsızdır), bu uzamış çiçekler sanki bir cam üfl.eyici tarafından mümkün olabildiğince uzatılmış gibi görünür. Taç yaprakların bu biçimi için tercih edilen mecaz, hançerdi. Başarılı bir Osmanlı la! esinin ayrıca renginin saf olması ve içindeki erkek organlarını saklayacak kadar sıkı sıkıya duran düzgün uçlu taç yaprakları olması gerekiyordu. Ve asla melez güllerde olduğu gibi, çok sayıda taç yaprağı olamazdı. Bu son özellikler doğadaki lalelerde de görülebiliyor. Ancak azaltılmış taç yaprakianna bakir doğada hiç rastlanmaz ki, bu da Osmanlıların gözündeki ideal lale güzelliğinin -zarif, keskin ve erkeksi- enteresan olduğunu, zor kazanıldığını ve doğada hiçbir avantaj bahşetmediğini ima eder. (Bitki ve hayvanların insanların övdüğü özellikleri, çoğu kez onların bakir doğadaki yaşama uyumunu azaltır.) Belli bir noktadan sonra, Osmanlılarla böceklerin laleye yönelik ideal güzellik anlayışları çakışmıyordu.
Muhteşem Süleyman'ın sarayındaki Avusturya Hapsburg büyükelçisi Ogier Ghislain de Busbecq, 1 554'te şehre geldikten kısa bir süre sonra İstanbul' dan batıya bir lale soğanı sevkiyatı yaparak laleyi Avrupa'ya tanıttığım iddia etmişti. (Batıdaki tulip kelimesi, Türkçedeki "türban" kelimesinin bozulmuş halidir.) Lalenin batıya yaptığı ilk resmi gezinin bir saraydan diğerine -krallar tarafından beğenilen bir çiçek- olması, hızla yükselişine katkı sağlamış olabilir; çünkü saray modaları hayli bulaşıcıdır.
Cinsel seçilim yarışı başlamadan önce -çiçeklerden önce, tüylerden önce- doğanın tamamı bir fabrikaydı. Güzellik vardı, fakat tasarlanmış bir güzellik değildi; o zaman var olan güzellik, ormanların ya da dağların güzelliğiydi ve kesinlikle bakanın gözündeydi.
Afrikalılar ender olarak evcil çiçek yetiştirir; çiçek imgeleri de Afrika sanatı ya da dininde nadiren ortaya çıkar. Belli ki Afrikalılar eğer bir çiçek hakkında konuşur ya da yazarsa, bunu genellikle çiçeğin kendisi için değil, meyve vaadini göz önüne aldıkları için yapıyorlar. Go o d y, Afrika' da çiçek kültürünün olmayışma ilişkin biri ekonomik, diğeri ekolojik iki muhtemel açıklama sunuyor. Ekonomik açıklaması, insanların yiyecek bulup karınları doyana kadar çiçeklere bakmaya ayıracak güçlerinin olmadığı yönünde. Gelişmiş bir çiçek kültürü, Afrika'nın büyük bölümünün tarih boyunca gücünün yetmediği bir lüks. Diğer açıklama ise, Afrika ekolojisinin çok miktarda çiçek, ya da en azından çok miktarda gösterişli çiçek sunmadığı yolunda. Dünya üzerindeki evcilleşmiş bitkilerin görece az bir kısmı Afrika' dan gelmiştir ve kıtadaki çiçek türleri yelpazesi, bir Asya' daki, hatta Kuzey Amerika' daki kadar bile yaygın değildir. Örneğin, Afrika'nın geniş çayırlarında karşınıza çıkan çiçekler, kısacık bir süreliğine açıp kuru mevsim boyunca yok olma eğilimindedirler.
Çiçeklere karşı kayıtsız kalmak mümkündür; ancak böyle olmuyor. Ruh doktorları bir hastanın çiçeklere karşı kayıtsızlığına klinik depresyon semptomu gözüyle bakar. Anlaşılan, açmış bir çiçeğin kendine özgü güzelliği, bir kişinin zihnindeki siyah peçeyi ya da sapIantılı düşünceleri delip içeri giremez olduğunda, o zihnin duyumsal dünyayla bağlantısı da tehlikeli bir şekilde aşınmış oluyor. Böylesi bir durum, lale çılgınlığının zıt kutbu; "fl.oraennui (çiçekusancı)" diyebilirsiniz. Ancak toplumların değil de, bireylerin başına bela olan bir sendrom.