Melis Esim Çatal

Osmanlı'da Lale
Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir laleyi en çok öne çı­kartacak olan, uçları iğne gibi sivrilmiş, abartılı derecede uzun taç yapraklara sahip olmasıydı. Çizimlerde, resimlerde ve seramiklerde (Türkler' in laleye dair ideal güzellik anlayışının varlığını sürdürdüğü yegane mecralar; insan coğrafyası istikrarsızdır), bu uzamış çiçekler sanki bir cam üfl.eyici tarafından mümkün olabildiğince uzatılmış gibi görünür. Taç yaprakların bu biçimi için tercih edilen mecaz, hançer­di. Başarılı bir Osmanlı la! esinin ayrıca renginin saf olması ve içindeki erkek organlarını saklayacak kadar sıkı sıkıya duran düzgün uçlu taç yaprakları olması gerekiyordu. Ve asla melez güllerde olduğu gibi, çok sayıda taç yaprağı olamazdı. Bu son özellikler doğadaki lalelerde de görülebiliyor. Ancak azaltılmış taç yaprakianna bakir doğada hiç rastlanmaz ki, bu da Osmanlıların gözündeki ideal lale güzelliğinin -zarif, keskin ve erkeksi- enteresan olduğunu, zor kazanıldığını ve doğada hiçbir avantaj bahşetmediğini ima eder. (Bitki ve hayvanların insanların övdüğü özellikleri, çoğu kez onların bakir doğadaki yaşa­ma uyumunu azaltır.) Belli bir noktadan sonra, Osmanlılarla böcek­lerin laleye yönelik ideal güzellik anlayışları çakışmıyordu.
Sayfa 87·Kitabı okudu
Tarih
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Muhteşem Süleyman'ın sarayındaki Avusturya Hapsburg büyü­kelçisi Ogier Ghislain de Busbecq, 1 554'te şehre geldikten kısa bir süre sonra İstanbul' dan batıya bir lale soğanı sevkiyatı yaparak laleyi Avrupa'ya tanıttığım iddia etmişti. (Batıdaki tulip kelimesi, Türkçe­deki "türban" kelimesinin bozulmuş halidir.) Lalenin batıya yaptığı ilk resmi gezinin bir saraydan diğerine -krallar tarafından beğenilen bir çiçek- olması, hızla yükselişine katkı sağlamış olabilir; çünkü sa­ray modaları hayli bulaşıcıdır.
Sayfa 86·Kitabı okudu
Cinsel seçilim yarışı başlamadan önce -çiçeklerden önce, tüyler­den önce- doğanın tamamı bir fabrikaydı. Güzellik vardı, fakat ta­sarlanmış bir güzellik değildi; o zaman var olan güzellik, ormanların ya da dağların güzelliğiydi ve kesinlikle bakanın gözündeydi.
Sayfa 81·Kitabı okudu
Evrim
Afrikalılar ender olarak evcil çiçek yetiştirir; çiçek im­geleri de Afrika sanatı ya da dininde nadiren ortaya çıkar. Belli ki Afrikalılar eğer bir çiçek hakkında konuşur ya da yazarsa, bunu ge­nellikle çiçeğin kendisi için değil, meyve vaadini göz önüne aldıkları için yapıyorlar. Go o d y, Afrika' da çiçek kültürünün olmayışma ilişkin biri eko­nomik, diğeri ekolojik iki muhtemel açıklama sunuyor. Ekonomik açıklaması, insanların yiyecek bulup karınları doyana kadar çiçeklere bakmaya ayıracak güçlerinin olmadığı yönünde. Gelişmiş bir çiçek kültürü, Afrika'nın büyük bölümünün tarih boyunca gücünün yet­mediği bir lüks. Diğer açıklama ise, Afrika ekolojisinin çok miktar­da çiçek, ya da en azından çok miktarda gösterişli çiçek sunmadığı yolunda. Dünya üzerindeki evcilleşmiş bitkilerin görece az bir kısmı Afrika' dan gelmiştir ve kıtadaki çiçek türleri yelpazesi, bir Asya' daki, hatta Kuzey Amerika' daki kadar bile yaygın değildir. Örneğin, Afrika'nın geniş çayırlarında karşınıza çıkan çiçekler, kısacık bir sü­reliğine açıp kuru mevsim boyunca yok olma eğilimindedirler.
Sayfa 73·Kitabı okudu
Çiçeklere karşı kayıtsız kalmak mümkündür; ancak böyle olmu­yor. Ruh doktorları bir hastanın çiçeklere karşı kayıtsızlığına klinik depresyon semptomu gözüyle bakar. Anlaşılan, açmış bir çiçeğin kendine özgü güzelliği, bir kişinin zihnindeki siyah peçeyi ya da sap­Iantılı düşünceleri delip içeri giremez olduğunda, o zihnin duyumsal dünyayla bağlantısı da tehlikeli bir şekilde aşınmış oluyor. Böylesi bir durum, lale çılgınlığının zıt kutbu; "fl.oraennui (çiçekusancı)" di­yebilirsiniz. Ancak toplumların değil de, bireylerin başına bela olan bir sendrom.
Sayfa 71·Kitabı okudu
İnsan ve Duygular