Önümdeki ilk kapı acının kapısıydı. Boyaları dökülmüş, siyah, ahşap bir kapı duruyordu önümde. Olanca hızımla çaldım o kapıyı. Nasıl, hangi ara buraya geldiğimi düşünecek kadar vaktim olmamıştı. Böyle olurdu ya zaten hayatta da sevincin kollarından acıya nasıl geldiğinizi anlamazdınız. Sonrası şaşkın bir bakış ya da çaresiz bir kabulleniş. Acıyı kabullenmek demek yerle bir olduğuna inanmak değildi. O acının geçmesini beklemek hiç değildi. Acıyı kabullenmek o acıyla birlikte yaşamayı öğrenebilmek, gülüşünün kıyısına minik bir hüzün lekesi kondurmaktı. Çaldığım kapı açıldı, ardından bu cümleler geldi yerleşti zihnime.
-HANiFE MERMER
Hiçbir yere gitmeyenleri bilir misiniz? Coğrafyalardan, şehilerden, ülkelerden, mahallelerden gitmeyenler. Unuttuğumuz bir ırktır onlar. Doğarlar, büyürler ve öyle kalırlar. Özlemekten korkarlar, özlenmekten de. Durdukları yerde kök salarlar sımsıkı tutunurlar kendi dallarına. Gitmek ölüm gibidir, kalmak sonsuzluk; böyle derler, böyle hissederler. Hiçbir yere gitmeyenler kimsesizdir, öksüzdür, yetimdir. İki satır yazar silerler, aynı şarkıyı yıllar boyu dinlerler. Sesleri buğulu, gözleri ağlamaklı, gülüşleri utangaçtır.
Başınıza ne geldiyse hayatınızı üstünde yeri olmalı. Misafir ağırlıyormuş gibi ağırlamalı hayatın bize sunduklarını. Kapı çalan acıyı da mutluluğu da aynı sofraya davet etmeli. Sahici bir gülümseme ikram etmeli gelene gidene.